Tansu Çiller masum mu?

~ 10.11.2012, Necdet SARAÇ ~

Tansu Çiller’i “dinleyen” TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun yaydığı hava, Çiller’in gözyaşları ile birleşince ortaya “masum ve mazlum” bir Çiller portresi çıktı. Sanık olması gerekenleri “tanık” olarak dinlemeye başlarsanız, bu portreden kaçmak kuşkusuz mümkün olmaz. Çünkü böyle bir portre için her şey mevcut: Bir vali çocuğu, kolejde okumuş, Amerika’da doktora yapmış. Siyasi tarihimizin ilk ve tek kadın Başbakanı, iki çocuk annesi. Zengin. Yalıda oturuyor… Yetmedi… Üstelik şimdi yaşlanmış olsa da döneminde “sarışın ve güzel” ve bu özelliğinden dolayı Başbakanken 50 yaş ve üzeri binlerce erkeğin âşık olduğu bir kadın!

İşte böyle bir kadının “masum ve mazlum” olmaması mümkün olabilir mi? Sorunun cevabı çok nettir: “Evet olabilir”!
Son zamanlarda bu tür kadınları ve erkekleri, Ebu Suud ve İdris-i Bitlisi gibi isimleri, “masum ve mazlum” gösterme çabaları artmış olsa da gerçek bu. Evet, kadından da âlimden de zalim olur!

Masum bir genç kız havasında “ben ne anlarım çetelerden” dese de Tansu Çiller dönemi zalimliğin zirve yaptığı dönemdir. Onun “ana” olması, “gözyaşı” dökmesi bu gerçeği değiştirmez. Çiller, masumu oynayacağına, Mehmet Ağar ve Doğan Güreş işbirliği ile neler yaptıklarını itiraf etse, “bin operasyonu” ve Şemdin Sakık’ın gerçek rolünü deşifre etse çok daha makul bir iş yapmış olur. “İtirafçı” bir Çiller, yine de masum ve mazlum olmaz ama hiç değilse vicdanlardaki durumu yeniden gözden geçirilir!

* * *

1991’de milletvekili, arkasından Demirel Başbakanlığı’ndaki DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nde ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olan Tansu Çiller, 1993’te yine aynı koalisyonun Başbakanı olur.
Bakan ve Başbakan olduğu 1991-1996 dönemi Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biridir. Bu öyle bir dönemdir ki, Tansu Çiller’in göbek adı olan “Pembe” bile onun döneminde yaşanan hiçbir zalimliği gölgede bırakamaz!
1991’de başlayan süreç, DYP’nin Haziran 1993 Kongresi ve sonrasında Çiller Başbakanlığı’ndaki dönemle fiili olarak “adı konulmamış bir darbeye” dönüşür...

24 Ocak’ta Uğur Mumcu arabasına konan bomba ile öldürülmüş, 5 Şubat’ta ANAP’lı Adnan Kahveci trafiğe kapalı bir yolda bir trafik kazasında, 17 Şubat’ta Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis ise bir uçak kazasında ölmüştür. “Tesadüf bu ya” 17 Nisan’da da Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi neticesinde ölür, 16 Mayıs’ta Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olur...

24 Mayıs’ta Bingöl’de 33 silahsız asker öldürülür. Haziran’da Çiller önce DYP Genel Başkanı sonra Başbakan olur. Sonra “bin operasyon” devreye girer. Mehmet Ağar’ın yetkisi arttırılır, Özel Harekâtı kurar. Ekibin başında Korkut Eken vardır. Abdullah Çatlı da “ekipte” yer alır… 2 Temmuz’da Sivas katliamı yapılır. 5 Temmuz’da ise Başbağlar. 14 Temmuz’da Halkın Emeği Partisi (HEP) kapatılır. 12 Eylül’de Erdal İnönü “özel nedenlerle” SHP Genel Başkanlığı’ndan ve Başbakan Yardımcılığı’ndan istifa eder ve siyasete veda eder. Ekim ayında Eşref Bitlis'in ekibinden olan Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Tuğgeneral Temel Cingöz, Rıdvan Özden, Tunceli Jandarma Alay Komutanı Kazım Çillioğlu, emekli Korgeneral Hulusi Sayın, kasım ayında ise “bu işleri tezgahladığı” iddia edilen Cem Erseven öldürülür. Yine aynı ay Çiller “PKK'ya yardım eden Kürt işadamları listesi”ni açıklar. Bu açıklama Bolu-Adapazarı-Sapanca üçgeninde “meçhul” ölümleri beraberinde getirir. Özgür Gündem Gazetesi bombalanır. Bu sırada bir başka güç devreye sokulur. Bu, Hizbullah’tır. Sayıları bugün bile bilinmeyen aralarında ‘çatışmada öldü’ ya da ‘intihar etti’ denenlerin de olduğu “faili meçhul cinayetler” arttıkça artar… Savaş değil barıştan söz edilmeye başlanan bir dönem hızla geride kalır. 1500 Kürt köyü boşaltılır. Uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kumarhane rantı da bu gelişmelere paralel büyür…

* * *

Böyle bir dönemin suçlularının ortaya çıkartılması, adaletin yeniden tesis edilmesi zalimleri masum göstererek, yargılanması gerekenleri tanık olarak dinleyerek asla olmaz. Çiller, Sakık ve Büyükanıt örneklerinde olduğu gibi, yargılanması gerekenleri “tanık” yaptığınızda ortaya “trajikomik” sonuçlar çıkar ve ne Meclis’in ne de yargının hiçbir inandırıcılığı kalır!

1991-96 dönemi aydınlanmadan, adına ne denirse densin, hiçbir yargılama adil olmaz! Belki de bundan dolayı, Çiller’i, Ağar’ı, Güreş’i “itirafçı olmalarını beklemeden, yargı önüne çıkartabilmek için daha önce de yazdığım gibi dönemin SHP’li bakanları mutlaka konuşmalıdır!

(Yurt Gazetesi)

Necdet SARAÇ | Tüm Yazıları
Hits: 1009