AB İLERLEME RAPORU

~ 12.10.2012, Sedat ERGİN ~

(1): AB, hükümetin yönetim tarzını da eleştiriyor

AVRUPA Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili İlerleme Raporu resmen açıklandı.
 

Dün mesaimin önemli bir bölümünü bu raporu okuyarak ve önceki yıllarda açıklanmış olan raporlarla karşılaştırarak geçirdim.

Bu yılki raporda hemen dikkatimi çeken bir nokta, öncekilere kıyasla, getirilen eleştirilerin hem metinde kapladığı yüzölçümü ve çeşitlilik itibarıyla artmış, hem de kullanılan dilin ton olarak biraz daha sertleşmiş olmasıdır.

Bu arada, hükümetin sahip olduğu siyasi gücü kullanma tarzı ile ilgili bazı eleştirilere de yer verildiğini görmek benim için bir başka yeni unsur oldu.

Bununla neyi kastediyorum? Hükümetin TBMM’den önemli yasaları geçirirken, “öncesinde yeterli derecede hazırlık ve istişare yapmadığı” gibi bir saptamaya yer verilmiş olması bile başlı başına manidardır.

AB, bu eleştiriyi dile getirirken, spesifik olarak eğitim reformu yasası, sezaryen doğumlarını sınırlayan yasa ve MİT görevlilerine cezai bağışıklık getiren düzenlemeye atıf yapıyor.

REFORM YASALARINIZ AB STANDARTLARINDA DEĞİL

Kuşkusuz, parlamento çalışmaları faslında olumlu bir dizi gelişmenin de altını çiziyor komisyonun raporu, örneğin TBMM’deki Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmasından övgü ifadeleriyle söz ediyor.

Ayrıca, pek çok önemli yasanın Meclis’te kabul edildiğini hatırlatıyor, İnsan Hakları Kurumu’nun kurulmasına ilişkin yasa, ombudsman yasası, kadının şiddetten korunmasına ilişkin yasa gibi... Hemen ardından, “Böyle olmasına rağmen, bu düzenlemelerin hiçbiri AB mevzuatı ya da Avrupa standartlarını tümüyle yansıtan bir şekilde hazırlanmamıştır” deniliyor.

Bir başka anlatımla, Türkiye’nin çıkardığı reform yasalarının AB ölçütlerini karşılamanın gerisinde kaldığını belirtiyor ilerleme raporu.

AB’nin parlamentoyu yeteri kadar işlevsel bulmaması da bir başka önemli saptamadır. Rapora göre, “önemli siyaset konularının ele alınmasında parlamentonun rolü hâlâ sınırlı kalmaktadır”. Burada ilginç olan nokta, “parlamentonun yürütme üzerindeki gözetim rolünün kuvvetlendirilmesi gereğine” vurgu yapılmasıdır. Bu beklenti geçen yıl da ifade edilmişti. AB, ayrıca Türkiye’de siyasete hâkim olan çatışma kültüründen de rahatsız. “Anayasa çalışmaları istisna tutulursa” rapor, “siyasi hayatın sınırlı bir diyalog ve sürekli gerilim özellikleri üzerinden tanımlanabileceğini” belirtiyor. Buna benzer ifadeler daha önce de kullanılmıştı.

HÜKÜMETİN ELEŞTİRİLERE TEPKİSİ HİDDETLİ

AB’nin dikkat çekici bir başka tutumu, hükümetin bazı hassas konulardaki “siyasi sorumluluğuna” dolaylı bir dille değinmesidir. Örneğin Uludere’de 35 vatandaşımızın hayatını kaybettiği hava bombardımanı ile ilgili “siyasi sorumluluk tartışmasının olmaması” bir eksiklik olarak kayda geçiriliyor raporda.

Daha açık bir Türkçeyle, bu konuda hükümete yüklenen siyasilere, aydınlara, gazetecilere sıkı bir selam çakıyor Avrupa Birliği.

Belgenin düşündürücü bir diğer yönü, hükümetin eleştirilere karşı sergilediği tepkisel tutumdan dolayı rahatsızlık hissettirilmiş olmasıdır. “Medya ve sivil toplum tarafından seslendirilen eleştirilere hükümet üyeleri hiddetle (virulently) tepki veriyorlar, bazı durumlarda dava açıyorlar” deniliyor. Bu ifadelerle bir hoşgörüsüzlük eleştirisinin formüle edildiğini söyleyebiliriz.

ARTI PUAN, SÜRPRİZ BİR KURUMA GİTTİ

Aslında raporda yer alan eleştiriler tek bir yazının içine sığmayacak kadar çok. Kamuda kadrolaşmadan tutun da denetleyici kurumlarda bakanların yetkilerinin artırılmasına, kamudaki teftiş sisteminin etkin olmamasından Deniz Feneri davasında savcıların görevden alınmasına, yolsuzlukla mücadelenin sınırlı kalmasından,
Kürt ve Alevi açılımlarının gerisinin gelmemesine ve KCK tutuklamalarına kadar pek çok saptama var AB’nin raporunda.

Çok ilginç bir nokta, Genelkurmay’ın “iç politikaya müdahale” faslında bir AB raporunda ilk kez iyi not almasıdır. Geçmişte -geçen yılki dahil- bütün raporlarda
Genelkurmay yetkisini aşarak görev alanı dışındaki konularda görüş belirttiği için eleştirilirken, ilk kez bu konuda farklı bir değerlendirme yer alıyor. Raporda, “Genelkurmay, siyasi konular üzerinde doğrudan ya da dolaylı bir şekilde baskı yapmaktan kaçınmıştır” deniliyor.
 

(2) İşkencede ana sorun cezasızlık kültürü

BUGÜN, Avrupa Birliği’nin son ilerleme raporunun insan hakları bölümünü daha geniş bir perspektif içinde değerlendirebilmek için farklı bir yöntem izlemek istiyoruz.
 

Bu amaçla AK Parti’nin 2002 sonunda iktidara gelmesinden sonra çıkan AB ilerleme raporlarının işkenceye ilişkin bölümlerinin “özetlerini” yan yana getirip incelediğimizde bakın nasıl bir tablo çıkıyor karşımıza.

2003: Hükümet, işkenceye karşı sıfır tolerans politikası izleyeceğini ilan etmiştir. İşkenceyi önlemeye dönük yasal çerçeve kuvvetlendirilmiştir. Yapılan düzenlemeler uygulamada bazı somut sonuçlar yarattıysa da, işkence olayları hâlâ devam etmektedir.

2004: İşkence ve kötü muamele ile mücadelede önemli çabalar sarf edilmiştir. Türkiye’de bu alandaki yasal sistem Ceza Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle Avrupa standartlarına yaklaşmıştır. Ayrıca işkence yapan görevlilerin cezasız kalmaması için yasal önlemler alınmıştır. İşkence azalmaktadır ve artık sistematik değildir. Ancak hâlâ bazı spesifik olaylar meydana gelmekte ve bu durum kaygı yaratmaktadır.

2005: İşkence ve kötü muamele, ülkenin büyük bir bölümünde azalmaktadır. Yine de bu tür olayların sürdüğüne ilişkin haberler gelmektedir ve bu suçu işleyenler çoğunlukla ceza görmemektedir.

2006: İşkence ve kötü muameledeki düşüş trendi sürmektedir. Gözaltı usulleri ve sürelerine ilişkin reformlar uygulamada olumlu sonuçlara yol açmıştır. Ancak yasal reformların uygulaması hâlâ çok büyük bir meseledir. İşkencecilerin cezasız kalması sorunu sürmektedir.

2007: Getirilen yasal güvenceler olumlu sonuçlar yaratmaya devam etmektedir. İşkence olayları azalmaktadır. Ancak cezasızlık sorunu hâlâ kaygı yaratan bir alandır.

2008: Polis karakollarında meydana gelen işkence olaylarındaki azalma trendi devam etmiştir. Ancak işkence ve kötü muamele
gerekçesiyle sivil toplum kuruluşlarına yapılan başvurularda artış olmuştur ve bu şikâyetler daha çok karakola getirilmeden önceki uygulamaları konu almaktadır. İnsan hakları ihlallerinin yaptırım görmemesi kaygı konusudur. Genelde, işkence ve kötü muamelenin önlenmesine ilişkin çabalar sınırlı kalmıştır. Bu çabaların kuvvetlendirilmesi gerekmektedir.

2009: İşkenceye ve kötü muameleye ilişkin yasal çerçevenin uygulanmasına, hükümetin sıfır tolerans politikasının tümüyle hayata geçirilmesine dönük çabalar sınırlı kalmıştır. İhlallerin sorumlularının cezasız kalması hâlâ kaygı konusudur. Ayrıca, suçlanan kamu görevlilerinin şikâyet sahipleri hakkında karşı davalar açması, şikâyetleri caydırabilir. Mahkemelerin karşı davaları daha çabuk sonuçlandırdığı konusunda kanıt vardır.

2010: İşkence ve kötü muameleye ilişkin olumlu yöneliş sürmüştür. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili bazı yüksek profilli davalar (Engin Çeber kararı) mahkûmiyetle sonuçlanmıştır. Buna karşılık, güvenlik görevlilerinin orantısız güç kullanımının devam etmesi kaygı vericidir. Cezasızlıkla mücadele, yargıda birikmiş olan davalar açısından sonuç yaratmamıştır. Mahkemeler karşı davalara öncelik vermektedir.

2011: Uygulamada çok sınırlı ilerleme sağlanmıştır. Ancak Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Sözleşmesi’nin onaylanması önemli bir gelişmedir. İşkence ve kötü muamelenin önlenmesine ilişkin olumlu trend sürmüştür. Ancak güvenlik görevlilerinin özellikle karakollar dışındaki alanlarda orantısız güç kullanımı kaygı konusudur. Cezasızlıkla mücadelede hiçbir ilerleme sağlanmamıştır. Açılan çok sayıda dava beklemektedir.

2012: Gözetim merkezlerinde işkence ve kötü muamelenin önlenmesine ilişkin düşüş trendi sürmüştür. Ancak güvenlik görevlilerinin orantısız güç kullanımı kaygı konusu olmaya devam etmektedir. Cezasızlıkla mücadele edilmesi konusunda hiçbir ilerleme olmamıştır. İşkence ve kötü muamele iddialarının süratli, bağımsız, derinlemesine ve etkili bir şekilde soruşturulması çoğunlukla eksik kalan bir alandır. Mahkemelerde öncelik güvenlik görevlilerince açılan karşı davalara verilmektedir.

ÖZET: Görüleceği gibi, AB’de 2003’te beliren olumlu bakış ve bu yöndeki değerlendirmeler 2007’ye kadar sürüyor. 2008’den itibaren eleştiri dozunun yeniden artmaya başladığı gözleniyor. İşkence olaylarının sayısında düşüş olgusu teslim edilmekle birlikte, bu kez polisin aşırı güç kullanımı önemli bir sorun haline geliyor.
Ancak AB’yi en çok rahatsız eden konuyu, işkence ya da kötü muamele yapan polislerin çoğunlukla yaptırım görmemesi sorunu oluşturuyor. AK Parti hükümetinin bu duruma seyirci kalmayı tercih ettiğini belirtmek, bir gerçeğin ifadesi olur.

(Hürriyet)

Sedat ERGİN | Tüm Yazıları
Hits: 1211