Düşünememek

~ 21.09.2012, Zülfü LİVANELİ ~

Eskiden, her yetişkinin düşünme alışkanlığına sahip olduğunu sanırdım. Hele eğitimli olanları, akademiya mensuplarını büsbütün âlim yerine koyardım.

Sonra büyük bir hayal kırıklığıyla insanların düşünemediğini fark ettim. Düşündüklerini sanıyorlar ama düşünemiyorlardı. Kurnazlığı, gündelik tavır almaları, dedikodu düzeyindeki akıl yürütmeleri “düşünme eylemi“ sanıyorlardı. Ve işin en acı tarafı “düşünme“nin ne demek olduğunu bilmiyorlardı.

Yüzyıllar boyunca felsefenin yasaklanmış ya da öğretilmemiş olmasının bir sonucu muydu bu, yoksa pragmatizmin bir belirtisi mi; bilemiyorum ama düşünmek denilen kutsal insan eyleminin bu topraklara fazla uğramadığı kesin.

Düşünmek gerçekten de insan soyunun en yüce değeri, ama bu iş her şeyden önce soyutlama yeteneği gerektiriyor.

Her canlı yiyeceğin ve suyun nerede olduğunu, rakibinin davranışlarını, düşmanın nereden hamle yapacağını, sürüden ayrılmaması gerektiğini bilir ama soyutlama yapamaz. Bu sadece insana, daha doğrusu gelişmiş insana özgü bir davranıştır.

Soyutlama, üzerinde düşünülen ve tartışılan konuyu zaman ve mekân dinamiklerinden ayrı bir modellemeyle ele almak demek.

İşte bu olamıyor nedense.

Adlarının önünde parlak sıfatlar taşıyan, görünüşleriyle saygı uyandıran, ekrana çıkıp konuşan, fikirlerini yazan birçok kişiye bakın; en ufak bir soyutlama yapamadıklarını görüp dehşet içinde kalırsınız.

Böyleleri ancak kişi ve yer kapsamında konuşabilirler. Çünkü soyut modellemeye akılları ermez.

Mesela “kutuplaşma“dan söz ettiniz diyelim; hemen sözü partilere, parti başkanlarına getirir sonra mutlaka bir anılarını anlatmaya girişirler.

“Geçen gün sahildeki lokantaya gitmiştik. Adı neydi canım, şimdi unuttum, neyse. Orada falancayı gördüm, vallahi dedi artık bu adamların dükkânlarından alışveriş etmiyorum“ falan filan.

Bir sürü kişi ve yer ismi sayılarak o düşünce tartışılamaz hâle sokulur. Zaten insanlar da böyle soyutlamalardan sıkıldıkları için konuyu hemen kişilere getirir, falancanın bakanlık yapıp yapmamış olduğunu hatırlamaya, üniversitedeki öğretim üyesi bir arkadaşları hakkında dedikoduya, o gün gazetelerin yazdığı bir magazin haberine ve tabii en sonunda da herkesin bir numaralı mesleği olan kutsal futbola getirirler.

İnanmazsanız deneyin; bu ülkede teorik bir konuyu beş dakika bile sürdürme imkânı yoktur.

Televizyon kanallarında lafı birbirinin ağzına tıkamaya çalışan tartışmacılara “insanlardan ve yerlerden bahsetmeme“ kuralını getirin, anında hepsi susar.

Bu durumun asıl tehlikeli yanı “düşünen insan“ yerine “fanatik taraftar“ üretmesidir. Bütün partilere, bütün dönemlere uygulanabilecek genel kurallardan konuşamayınca insanlar işi hemen “O parti mi bu parti mi?“ tartışmasına çevirirler.

Birisi bu dönemdeki hukuksuzluktan şikâyet eder, öteki “Sanki önceleri daha mı iyiydi?“ der, karşılıklı suçlamalar, hep bir ağızdan konuşmaya ve bağırıp çağırmaya doğru ilerler.

Çünkü kimse düşünmemekte, kendi kalesini korumaya uğraşmaktadır.

Türk usulü ‘tartışma’ böyledir.

(GazeteVatan)

Zülfü LİVANELİ | Tüm Yazıları
Hits: 897