Madalyonun iki yüzü

~ 07.09.2012, Metin ÇULHAOĞLU ~

Beylik laftır, ama “madalyonun” iki yüzüne de bakmak her zaman gereklidir.

Madalyonun bir yüzünde şunlar görülüyor: 

AKP dış politikasının fiyaskoyla sonuçlandığı, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak kadar açıktır. Üzerinde ayrıca durmaya, detaylarına inmeye gerek yoktur. Böyledir ve böyle olduğunu iktidar destekçileri, hatta Dışişleri Bakanı’nın kendisi bile ikrar etmektedir. Dahası, AKP dış politikası artık “tarafsız” dış gözlemcilerin ağzında bile alay konusu olmaktadır.

AKP iktidarının içe dönük politikalarında da kimi tıkanma noktaları vardır.  Atılan her adımı, kendilerince “ileri” her hamleyi, “yanlış anlaşıldı”, “aslında öyle değil de böyle” gibisinden düzeltmeler izlemektedir.

Topluma belirli bir yönde şekil verme girişimleri bir noktadan sonra tepki çekmeye başlamış, AKP’nin restine “gördüm” diyenler artmıştır.

Bunca “açılım” “çözüm”, “tanıma” vb lafının ardından, iktidarın Kürt meselesinde geldiği nokta da bellidir. Üstelik gelinen noktanın geri dönüşü de yoktur. Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan “konjonktüre güvenerek böyle yapıyorlar” sözü, artık her neyse bu “konjonktür” geçtikten sonra “ben senin ümüğüne çökmesini bilirim” mesajıdır.

Anayasanın şu veya bu maddesinin nasıl düzenleneceğine ilişkin tartışmaların da bu saatten sonra fazla anlamı kalmamıştır.

Kısaca, madalyonun bir yüzünde görülenler bunlardır.

***

Öbür yüzüne gelince…

Yukarıda kısaca özetlenen durumlarla karşılaşan AKP iktidarı, başka açılardan bakıldığında o kadar da rahatsız ve huzursuz değildir.

Sergilenen öfkenin, celadetin ve kabadayılığın altında yatan, gerçek anlamda bir panik ve sıkışmışlık duygusu değil, niyet, iddia ve tasarımların maksimalist niteliğidir. On yıllık AKP iktidarı ve onun başı, bu bakımdan en çok 1950-1960 döneminin DP iktidarına ve Menderes’e benzemektedir. Ortadaki siyasal haleti ruhiye, “demek ki olmayacak” kabullenmesinin değil, “nasıl olmaz” öfkesinin yansımasıdır. 

Basitçe ve örnekle söylenirse, AKP iktidarı ve başı, doğuda Diyarbakır’ın, Hakkâri’nin, batıda İzmir’in “kendisinde” olmamasını siyasal bir gerçeklik olarak kabul edip içine sindirecek tıynette değildir.

Esasen, AKP iktidarının ve başının bir dönemki ünlü “açılımlarını” da gerçekçilik ve feraset bağlamında değil “benden günah gitti” mantığıyla okumak yerinde olacaktır.

Kürtler, Aleviler, aydınlar-sanatçılar ve Romanlar…

Bunların arasında, “açılımın” ardından cepheden savaş açılmayan bir tek Romanlar kalmıştır. Mantık basittir: Ben yapacağımı yaptım, gerisini sen düşün…

“Maksimalizm” budur.

Eğer buysa, kimi manevralara karşın sonunda geri basmayacak, daha da saldırganlaşacak, yüklendikçe yüklenecektir.

Yani, madalyonun ilk yüzünde görülenler yanıltıcı olmamalıdır.

Öbür yüzünde, istenilen kıvama getirilmiş bir askeriye, emniyet, yargı, eğitim sistemi ve medya vardır. Karşı taraf kendini konsolide edip canlanmış olsa bile, kendi tarafındaki kitle desteğinin öyle önemli ölçüde azaldığını söylemek de mümkün görünmemektedir.

Önemli bir ek daha: Suriye veya başka dış politika başlıklarındaki “nüanslar” ne olursa olsun, dış odakların AKP’yi gözden çıkarmalarını gerektirecek herhangi bir durum da yoktur.

AKP iktidarının, bütün bu “kazanımların” turşusunu kuracak hali yoktur; hepsini sonuna kadar kullanacaktır.

Özetle, Türkiye’yi dur durak bilmeyen, her alanda ve her konuda daha da gerilimli günler beklemektedir.  

***

Yarın Başbakan Çankaya’da 1070 rakımlı tepeye çıkıp oturduğunda gündelik siyaseti nasıl ve kimlerle yöneteceği de bellidir.

Bu yönetimde, bugünküne göre çok daha fazla sayıda Ömer Dinçer ve İdris Naim Şahin olacaktır.

(Birgün)

Metin ÇULHAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 947