Haber adem, Türkiye badem

~ 06.09.2012, Kadri GÜRSEL ~

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geçen cuma bir TV kanalında, ona soru sorarmış gibi yaparken aslında konu soran gazeteci dekoru karşısında konuştu. Başbakan, terörizm, siyasal şiddet, PKK ve BDP konularında şunları söyledi:
“Bunlar ademe mahkum edilecek, görmezden gelinecek. Bunları ademe mahkum etmek durumundayız. Türk medyası teröre karşı birlikte hareket etmelidir. Amerikan medyası, Fransız, İngiliz medyası bak nasıl davranıyor. Hiç görmemek lazım. Bu, medyaya mesajdır.”
Başbakan’ın bu konuşmasından iki gün sonra PKK Beytüşşebap’a saldırdı; 10 asker yaşamını yitirdi, bir o kadarı yaralandı. PKK’nın da bunun iki katı kayıp verdiği haber verildi.
Peki, ben ve siz bunların olduğunu nereden bildik?
Medya haber verdiği için...
Bu medya, Başbakan’ın mesajını “emir” telakki edip Beytüşşebap saldırısını “ademe” yani yokluğa mahkum etse ve hiç görmeseydi, o eylem hiç olmamış mı olacaktı?
Muhafazakar camianın çok sevdiği tabirle, PKK’nın Beytüşşebap eylemi ve o ölümler “yok hükmünde” mi sayılacaktı?
Başbakan’ın dillendirdiği mantığa göre evet.
Sayın Başbakan’ın bu sözlerinden, dünya “kontr-terör” literatürünün miadı çoktan dolmuş teorilerinin ifadesi yansıyor.
70’lerden başlayarak 90’lı yılların sonuna kadar geliştirilen ve bu dönemde kısmen itibar da gören “terörizm ve medya” teorilerine göre teröristler mesajlarını geniş kitlelere medya üzerinden ulaştırırlar; özgür basın, teröristlerin hükümet ve halkla irtibatını sağlayan yegane araçtır...
O yıllarda “Demir Leydi” Margaret Thatcher’ın medyayı “terörizmin oksijeni” olarak nitelemesi bu yaklaşımın tüyler ürpertici bir özetidir.
Zamanın terör uzmanlarına göre, şiddet olayları teröristlerin amaçlarına ancak bir koşulda hizmet edebilirdi: Yaygın medya tarafından geniş biçimde haberleştirilirlerse... Dolayısıyla tam tersini savundular. Terörün medya tarafından “küçük gösterilmesinin lüzumuna” işaret ettiler.
Yani tam da Başbakan Erdoğan’ın bugün savunduğuna benzer görüşleri ima etmişlerdir ama akademik ve kesinlik içermeyen, nüanslı bir üslupla...
Bir an için PKK’nın Beytüşşebap baskınını 80’lerin başındaki askeri darbe koşullarında yaptığını varsayalım...
Ne olurdu?
Devlet tekelindeki radyo ve televizyon haberi vermezdi, devletin haber ajansı duyurmazdı, kapatılma tehdidi altındaki gazeteler yazmazdı... Tam da Erdoğan’ın bugün istediği gibi.
PKK eyleminin yaygın medyaya erişimi kesildiğinde, hareketin gücü ve devletin güçsüzlüğüne dair verilmek istenen klasik propaganda mesajının halk üzerindeki etkisi ilk anda yerel çapta hissedilirdi.
Batıdaki halkın meraklı kesimi olayı BBC radyosunun kısa dalga Türkçe kanalından öğrenirdi ve bu arada fısıltı gazetesi ülke genelinde faaliyete geçmiş olurdu...
Her neyse, Başbakan Erdoğan’ın “Bunlar ademe mahkum edilecek, görmezden gelinecek” derken hayal ettiği bir kapalı rejim fantezisidir.
Ama açık toplumu ve özgür medyayı savunan bizler için tam karşıtıdır, bir kabustur onun fantezisi.
Ve bu fantezi keşke iki gün sonra böyle çok sayıda can alan bir PKK baskınıyla yadsınmış olmasaydı...
Başbakan’ın mesajını pekala emir telakki edebilecek bir hükümet medyası Beytüşşebap saldırısını görmezden gelemedi. Kürt sorununda hükümetle aynı dalga boyundaki cemaat medyası da öyle...
Ya ne yaptılar? Haberi birinci sayfalarından kibrit kutusu kadar gösterdiler ve bir habercilik skandalına imza attılar. Vahamete bakın, bir silahlı örgüt ilçenizi basıp 10 askerinizi öldürüyor ve bu haber birinci sayfalardan bir adi vakaymış gibi anonslanıyor.
Otoriterlikle habercilik arasında sandviç olma hali...
Bugünün dünyasına 70’li 80’li yılların kontr-terör teorilerinin penceresinden bakarsanız kendi medyanızı da bitirirsiniz; kimse onları okumaz, izlemez olur sonunda. Dünyanın Türkiye’yi, Türkiye halkının da dünyayı iletişimin sonsuz genişlikteki bandı üzerinden sonsuz çeşitlilikteki bakış açılarıyla izlediği günümüz internet ortamında bu otoriter tebligatların uygulanma imkanı yoktur.
Bu “haberi ademe mahkum etme” fantezilerinin maazallah uygulanmaya kalkılması halinde bu rejimin büyük meşruiyet kaybı sonucunda oturtulacağı yer, Kuzey Kore, İran, Belarus gibi ülkelerin veya Ortadoğu istibdadının bugün durmakta olduğu küçümsenen yerdir.
Bu arada Başbakan’ın endişesini anlıyoruz. Kürt sorunu kaynaklı, dış konjonktürün desteğiyle de tırmanışa geçen şiddetin kendi popülaritesinde ve partisinin oylarında düşüşe neden olmasını istemiyor.
Peki ne yapalım? Basın özgürlüğünden vaz mı geçelim?
En iyisi biz işimiz olan gazeteciliği özgürce yapalım; o da medyayı susturmak yerine Başbakanlık koltuğunda oturmasının sebeb-i hikmeti olan sorun çözme işini bihakkın yapsın, şu Kürt sorununa odaklansın.

(Milliyet)

Kadri GÜRSEL | Tüm Yazıları
Hits: 953