KÜRT SORUNUNDA TEŞHİS VE TANIMIN ÖNEMİ

~ 04.09.2012, Ali ER ~

“Düşmanı ve kendinizi iyi biliyorsanız, yüzlerce savaşa bile girseniz sonuçtan emin olabilirsiniz. Kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız, kazanacağınız her zafere karşın yenilgiyle de tanışabilirsiniz. Ne kendinizi ne de düşmanı bilmiyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmazdır”[1]

Sun-Tzu    
 
“Artık Kürt sorunu diye bir şey yoktur. Bunu kabul etmem mümkün değil. PKK ve terör sorunu vardır. Kimse ret politikalarının, asimilasyonun devam ettiğini söyleyemez.” Bu sözleri ile Başbakan Sayın Erdoğan kendisi ve hükümetin “Kürt Sorunu”  ile ilgili teşhis ve tanımını özetlerken bu konudaki farklı teşhis ve tanımları da dışladığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin en başat sorunu üzerinde ortaya çıkan farklı teşhis ve yaklaşımlar, M.Ö. 6ncı yüzyılda yaşamış Çinli Strateji ustası Sun Tzu’nun sözlerini hatırlatıyor.
Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” adlı eserinde “Düşman” yerine “Sorun” kelimesini kullanarak savaş dışında her alanda da doğru stratejiler geliştirebilir, sorunlara kalıcı çözümler aranabilir. Sun Tzu hem kendini hem de sorunu bilmeyi en karmaşık sorunlarda bile başarının anahtarı olarak görüyor. Aynı bakış açısı ile Türkiye’nin en başat sorununa çözüm ararken ön yargısız tanım ve teşhis zorunluluğu öne çıkar. Sorun “PKK ve terör sorunu” mudur? Değilse nedir?
Bunun için hem kendinize hem de karşınızdakine nesnel olarak yaklaşabilmek işin ilk adımıdır. Çünkü nesnellik sorunun gerçek boyutlarında tanım ve teşhisinde hata payını asgariye indirir. Tanımda ve teşhiste yapılabilecek hatalar ise daha başından başarısızlığa ve hayal kırıklığına davetiye çıkarır.
Sorgulayalım; Cumhuriyetimizin 89ncu yılında topyekûn güvenlik politikalarını ve “Beka”mızı tehdit eden boyutlara ulaşan bu sorun yeni mi ortaya çıkmıştır? Cumhuriyetimizin kuruluşunda da vardı, Cumhuriyetimizin 89ncu yılında da var demek herhalde yanlış bir tespit olmaz...
Terör ve PKK ise asıl sorunun görünen yüzüdür. 1984’ten itibaren yoğun silahlı terör eylemleri ile desteklenerek, bugün milli birlik, dayanışma ve toprak bütünlüğümüzü ciddi ve birinci derecede tehdit eder hale gelmiştir.
Artık sorun, ulaştığı kapsam ve boyutları bakımından ne demokrasi ve insan hakları veya geri kalmışlıkla tanımlanabilir, ne de sadece “PKK ve terör” sorunudur. Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısının “Kürtler” lehine değiştirilmesini öngören bir siyasi projeye evrilmiştir. PKK Terör örgütü bu siyasi projenin hem asıl sahibi hem de bu siyasi projenin müzakereye açılması için zorlayıcı silahlı gücü olmuştur. Terör eylemleri ve şiddet, hem halkımız hem de devletimizi müzakere masasına oturtmak için başlıca ikna aracı olarak kullanılmaktadır. Türkiye’nin bugünkü milli sınırları içinde, şimdilik “Demokratik özerklik” veya başka bir idari yapıda siyasi bir sonuca ulaşmadıkça, terör örgütü ve bu örgütün ‘terör’ eylemleri var olmaya devam edecektir.
Özetle terörün doğası gereği, PKK’nın silah bırakması veya tasfiye edilmesi, çözüm sürecinin ön şartı değil, ancak sonucu olabilir.
Velev ki; soruna “PKK ve terör sorunu” diyelim. Bu teşhis sorunun öncelikle güvenlik ve asayiş boyutları ile tanımlandığını gösterir. O takdirde AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılındaki PKK’nın terör eylemleri ve şehit sayıları ile bugünün kıyaslanması akıllara gelir. Bu ise bazı “münafıklara” da Hükümeti baş sorumlu olarak ilan etme olanağı verebilir.
Çünkü 2002 yılında terör nedeni ile verilen şehit sayısı sadece altı asker ve iki korucu iken 2012’ye gelince sadece Geçimli karakol baskınında verilen şehit sayısı altı asker ve iki korucudur. İşte sorunu sadece “PKK ve terör sorunu” diye tanımlarsanız “on yılda”  nereden nereye gelindiğini Geçimli Karakol baskınındaki trajik rastlantı ile dahi ortaya koymak dahi mümkündür.
Gerçekten de 2002 yılına gelindiğinde özellikle Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından sağlanan üstünlükle PKK terör örgütü büyük ölçüde kontrol altına alınmıştı. AKP iktidarı devraldığında ise PKK’nın silahlı eylemleri “marjinal” seviye indirilmişti.
Bu trajik rastlantı “PKK ve Terör Sorunu”nun 2002’deki marjinal seviyeden nerelere geldiğini göstermiyor mu? Ne oldu da PKK güç kazandı ve terör böylesine tırmandı?
İşte bunu öncelikle Hükümetin kendi içinde sorgulaması gerekir. PKK üzerinde fiili bir durum üstünlüğü sağlanmasına rağmen, hem DSP-ANAP-MHP koalisyonu hem de AKP’nin iktidarında bu fırsat kalıcı bir çözüm için neden yeterince değerlendirilememiştir? Ne olmuştu o yıllarda? Sönmekte olan yangının soğutma süreci neden atlanmış ve farklı siyasi öncelikler benimsenmiştir.
PKK’nın bu zorunlu “ateş kes” sürecinde sorun önce yok sayılmış, 2003 yılında ABD’nin Irak işgalinden sonra ise PKK güç kazanmaya başlamıştır. Hem kırsalda, hem de şehirlerde yoğunlaşan eylemler ya görmezden gelinmiş ya da günlük siyasi hedeflere endekslenmiştir.
Obama Irak’tan çekilmeye hazırlanırken 2009 yılında ‘Kürt Açılımı’ ilan edilmiştir. Aynı yıl gerçekleşen “Habur süreci” ve ancak 2011 yılında kamuoyuna yansıyan fiili “Oslo siyasi” müzakereleri ile nihayet Başbakan Erdoğan’ın “terör örgütünün siyasi uzantılarıyla müzakere ederiz” beyanları PKK tarafından kendi başarısı olarak değerlendirilmiştir.
PKK bütün bu süreci terör eylemlerinin sonunda amacına ulaştığının, başarılı olduğunun AKP Hükümeti tarafından kabulü ve tescili olarak görmüştür. Aslında her iki taraf da tanım ve teşhiste hata yapmıştır. Bu hatalar zinciri soruna çıkış yolu ve çözüm arayışlarını da rafa kaldırmış görünmektedir.
Öte yandan “Habur süreci” ve “Oslo Müzakereleri” Türkiye’de safları daha da keskinleştirmiştir. Buna karşılık Irak’tan çekilme sürecindeki ABD’nin ise oldukça işine yaramıştır. PKK Türkiye’de siyasi bir kimlik kazanırken güçlenmiş ve tabanını genişletmiştir. PKK Kuzey Irak’ta ise nispeten sessiz kalmış ve daha alçak bir profil çizmiştir. Sonunda PKK ile organik bağını koparamayan ve üzerindeki PKK’nın siyasi iradesini bir türlü red edemeyen BDP tarafından da fiilen TBMM’de temsil edilir olmuştur.
Ayrıca bu süreçte terör ortamında serpilen gençler için PKK, “Terör örgütü” tanımının ötesinde çok farklı ve özel bir anlam kazanmıştır. Bu kuşaklarca “İsyan” kültürü içselleştirilmiştir. Özellikle terör ortamında yetişen kuşaklar arasında ayrışma ve kalkışma hatta “bağımsız Kürt devleti” düşüncesi artan ölçüde taraf bulmaya başlamıştır. Elindeki silahla Şemdinli’de yol kesip BDP Milletvekilleri ile kucaklaşan teröristlerin kandırılmış masum gençler olarak görülmediği ayan beyan ortadır. Adeta PKK, “Terör örgütü” değil de “Özgürlük savaşçıları” olarak muamele görmeye başlamıştır.
Bundan güç alan PKK,  strateji değiştirerek Türkiye’nin egemenliğini ve varlığını sorgulatacak hedeflere yönelmeye başlamıştır. Aslında bu strateji değişikliği 2010 yılına dayanmaktadır. Bazı uzmanların ifade ettikleri gibi “Alan Hâkimiyeti”nin de ötesinde, Türkiye içinde sınırları belirlenmiş bir bölgede “Bölgesel Egemenlik” için eylemlerini tırmandırmaktadır.
Bütün bunlar birer olgu ise sorunu “PKK ve Terör Sorunu” diye tanımlamak ve diğer yaklaşımları dışlamak ne denli olanaklıdır. Bu tespit daha başından tanım ve teşhiste hata yapıldığını göstermez mi?
Üstüne üstlük bir yandan da algı yönetimini ile sorun kamuoyunun dikkatinden düşürülmeye çalışılmaktadır. Sanki Türkiye’de her şey güllük gülistanlık da karakol basılınca, gencecik Fidanlarımız şehit düşünce veya Milletvekili kaçırılınca Terör, PKK ve Kürt sorunu gündeme geliyor. Artık tek tük verilen şehitler veya kayıpsız atlatılan terör eylemleri adi vaka oldu veya dikkate dahi alınmaz olmaya başladı. Artan terör eylemlerine ve verdiğimiz kayıplara rağmen Halkımızın dayanma eşiği maalesef gittikçe yükselmekte ve sonunda tepkileri de sınırlı kalmaktadır.
Ancak “mızrağı çuvala sığdırmanın” mümkün olmadığı görülmelidir. Terörün halk nezdinde kanıksanması ise en başta halkın çözüme inancını, iradesini ve umutlarını soldurur.
Unutmayalım yükselen dayanma eşiği ile yaşanan trajedinin kamuoyunca algılanması ters orantılıdır. Bu da sorunun diğer bir can alıcı ve riskli yüzüdür. Tanım ve teşhiste hata yapan iktidarları halk değiştirebilir. Ancak Halkın sorunu tanımlama ve teşhis yetenekleri azaldıkça, ortak bilinç eridikçe sorun daha karmaşık ve tehlikeli boyutlar kazanır.   Türkiye’de toplumsal barış bakımından en hassas yumuşak karnımız kangrene dönebilir.
Bu nedenle algı yönetimi ile halkımızın dayanma eşiğini yükseltmek yerine kangrene dönüşmeye başlayan yumuşak karnımızı tedavi için kafa yorulmalı elinden gelen ne varsa yapılmalıdır.
Ama ne olursa olsun Türkiye’nin içinde bulunduğu bu çatışma ve şiddet ortamını olağan bir durum olarak kabul edemezsiniz. Bütün bu olgulara rağmen hala tanım ve teşhiste kafa karışıklığı varsa bu kafa karışıklığı daha baştan bu mücadeleye “Futbol deyimi ile 1-0 mağlup” başlatır ve sonunda da mağluplar safında başköşeye yerleştirebilir.
Yıllardır asıl sorun da işte tam burada yatıyor. SUN-TZU ‘yu hatırlayalım. Özellikle bütüncül bir yaklaşımla gerçek boyutlarında sorunu tanımlamadan ve ortaya koymadan yönetmek her yıl bir önceki yılı mumla aratır.   
Ali ER


[1] SUN-TZU The Art of War (Savaş Sanatı)
Hits: 1744