Türkiye kaybetti

~ 26.08.2012, Güngör MENGİ ~

Tuğgeneral Hakan Akkoç, TSK’nın tarihinde onur verici ilklerden birini temsil ediyordu.

NATO’nun Brüksel’deki merkez karargâhında Savunma Direktörlüğü makamına seçilmiş ilk Türk subayı idi.

Geçen yılın başında Balyoz soruşturması kapsamında ifadeye çağırıldığı zaman avukatlarının “gitme, tutuklarlar” uyarılarına aldırmadan yurda döndü.

Mahkemeye çıktı ve tutuklandı!

Ailesiyle beraber dışarda çalışarak yaşamalarını sağlayacak birikim ve ilişkilere sahip bulunmasına rağmen aklanacağına beslediği güvenle hareket etti.

Adalete inancının bedelini 1,5 yıldır tutuklu yattığı cezaevinde ödüyor şimdi.

Dönüp gelmesi, kaçma şüphesini ortadan kaldırmamıştır nedense.

Arada onu suçlayacak bir delile mi ulaştı mahkeme?

Hayır, ne imzası, ne ses kaydı vardı. Zaten Balyoz semineri sırasında Türkiye’de de değil bir yurt dışı görevdeydi.

Söndürülen hayatlar

Başbakan yargıyı etkilemekle suçlanma riskini göze alıp Tuğgeneral Akkoç’un hikâyesini gündeme getirdi.

Çağrıldıklarında ailelerini bırakıp yurda gelen personelin “dikkate alınması gerekli bir incelik” yaptığını belirterek bu durumdaki subayların tutuksuz yargılanmaları gerektiğini ifade etti.

Bu bile işe yaramadı.

Sonuçta NATO, Tuğgeneral Akkoç’un yerine başka bir müttefik ülke subayını atadı.

Elbette böylelikle bir Türk subayın istikbali karartıldı ama Türkiye de kaybetti!

Özel Yetkili Mahkemeler defterinin kapanması, adaletin geri gelmesine yetmiyor.

Çünkü ellerindeki davalar bitene kadar çalışmaya devam edecekler.

Peki bu mahkemeler sadece ellerine teslim edilen sanıkları mahkûm etsinler diye mi kuruldu?

Yaşanmakta olan bilirkişi rezaletine bakınca insanda böyle bir şüphe ister istemez uyanıyor.

Adaleti çok özlemek

Sanıklar, suçlanmalarına temel teşkil eden kanıtların sahte olduğunu iddia ediyorlar.

Suç delili CD’lerin düzmece olduğuna dair şimdiye kadar 12 rapor sundular.

Türkiye’nin en itibarlı teknik üniversiteleri yanında uluslararası uzman kuruluşların bilirkişi raporları, istisnasız olarak aynı gerçeği paylaşıyor:

“2003 yılına ait olduğu söylenen CD kayıtlarının 2006 yılından önce hazırlanmış olması mümkün değildir.”

Çünkü delil gösterilen CD’lerdeki yazı tipi 2003’te yoktu. Çok daha sonra kullanılmaya başladı. Komplocuları Allah şaşırtmıştı!

Son olarak Berlin mahkemesine bilirkişi hizmeti veren bir bilgisayar mühendisinin (Bernhard Gramberg) raporu da aynı gerçeği belgeye bağlamıştı.

Bir mahkeme (ömrünü tamamlamış ve uzatmaları oynuyor bile olsa) sahte delillere dayanarak hüküm kurma yanlışına düşmekten korkmaz mı; korumaz mı kendini?

“12 raporun 12’si de etkileme amaçlı olamaz” deyip kendi güvendiği kurumlardan bilirkişi hizmeti almaz mı?

Hatta bunu adalet adına savcının bile istemesi gerekmez mi?

Türkiye’nin bir numaralı sorunu terör ise iki numaralı sorunu adalettir!

(GazeteVatan)

Güngör MENGİ | Tüm Yazıları
Hits: 979