Alışmamız gerekiyor!

~ 11.08.2012, Metin ÇULHAOĞLU ~

“Mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim” tuhaflığına düşmeden, ölçüp biçerek dikkatlice anlatmak gerekiyor.

Meselenin özü şudur: Türkiye sosyalist hareketi, en çok iktidara uzanmaya yarayacak, en çok bu açıdan elverişli ortam ve koşullarda, sosyalizmi anlatmaya, savunmaya, yaymaya ve örgütlemeye çalışmaktadır…

Evet, tartışmalı kimi parametreleri bir yana bırakacak olursak, bugün Türkiye, içinde yer aldığı bölge dinamikleriyle, hassas iç dengeleriyle ve gaf üstüne gaf yapan siyasal iktidarıyla, güçlü bir sosyalist muhalefetin en azından ciddi biçimde sallayıp sarsabileceği bir ülkedir. Gelgelelim, henüz ortada böyle bir özne yoktur; özne, ağırlıklı olarak bir kez daha maya tutturmaya çalışmaktadır. Daha doğrusu, yaşanan süreçlere yönelik güncel müdahaleler, kaçınılmaz olarak, karşısındakini doğrudan sarsmak yerine bunun ön birikimini oluşturucu özelliktedir.

Böyledir, ama pek de kolay iş değildir. Çünkü olayların peş peşe hızla gelişimi, iç ve dış aktörlerin sayıca fazlalığı, özel hassasiyetlerin çeşitliliği ve hiçbiri elin tersiyle bir kenara itilemeyecek senaryoların bolluğu, zihin dağıtıcı ve akıl çelici faktörlerdir. Elbette, bunlar da üzerinden yürünebilecek, belirli bir eksene çekilebilecek olgulardır; ancak bir nokta gene de açıktır: Hepsi, görece daha çok iktidarı sallama açısından elverişlidir, “maya tutturma” açısından o kadar değil…

Türkiye sosyalist hareketinin ciddi bir sıçrama yaptığı 60’lı yıllara atıfta basit bir göstergeye başvurulabilir: Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in 1965-69 arasındaki dört yıl içinde mevkidaşı ABD’li Dean Rusk’la yaptığı görüşme sayısı ile Ahmet Davutoğlu’nun 2009’dan günümüze Hilary Clinton’la yaptığı görüşme sayısı karşılaştırılsın. Aradaki fark, dünyamızın artık “küresel bir köy” haline gelmesiyle değil, Türkiye’nin de içinde olduğu bilmem kaç tane senaryo veya “projeyle” ilgilidir…

Şimdi, maarifi mektepsiz idare hevesi gibi, biz de sosyalizm adına daha “sade” bir dünya, oturmuş bölgesel dengeler ve kimi açılardan görece “sakin” denebilecek bir Türkiye mi aramış oluyoruz?

Bu soru bir noktadan sonra anlamsızdır. Çünkü “belki daha iyi olurdu” varsayımı dışında, özellikle bölgenin ve Türkiye’nin böyle görece “sade”, belirli dengelerin kurulmuş olduğu bir ortamı bir daha yakalama şansı kesinlikle yoktur.
Demek ki, alışmamız gerekiyor.

“Alışmak” derken kastedilen, “kendini uydurma, adapte olma” değil, genel siyasal hattı diyelim önümüzdeki 10 yıllık dönem için “inceltecek” bir siyasal mücadele çerçevesi ve asıl olarak bu çerçevede gerçekleştirilecek müdahaleler, eylemlilikler, örgütlenmeler ve belki de ittifaklardır.

***

Yukarıda söylenenin, “asgari program” denilen şeyle hiçbir alakası yoktur.

Teorik çalışmanın, bu arada örneğin “sosyalizm programının” uykuya yatırılmasıyla da alakası yoktur.

Kastedilen, bölgeyle birlikte Türkiye’nin yaşamaya mahkûm olduğu, artık neredeyse gündelik hale gelen gerilimleri, çok yönlü ve çok olasılıklı dinamikleri, içe yansıyan dışı ve dışa yansıyan içi hesaba katacak bir siyasal referans çerçevesidir. Dahası, bu çerçeve, temeldeki “sosyalizm programından beslendiği gibi aynı zamanda onu besleyen bir “mütemmim cüz” olmalıdır.

Bitirirken ekleyelim:

Değinilen bu çerçevenin olmazsa olmaz ağırlık noktalarından birini hiç kuşkusuz Kürt dinamiği oluşturacaktır. Kürt dinamiği denildiğinde, bir noktanın çok net biçimde saptanmasında yarar vardır: Bugün PKK ve BDP tarafından dillendirilen “demokratik özerklik” projesinin günümüzdeki liberal eğilimlerle (ademi merkeziyetçilik, yerelleşme vb) irtibatı, bu eğilimlerin basit bir uzantısı ya da eklentisi olması değil, bu eğilimlere karşı sol cenahtan deyim yerindeyse “madem öyle gel böyle” çıkışını yapmasıdır.

Burası nettir, ama “sorunu” kendi başına çözmemektedir.

Eğer “siyasal referans çerçevesi” diyorsak, belirli bir sosyalizm anlayışı adına günün birinde bu projeyle tartışılması da kaçınılmaz hale gelecektir.

(SolHaber)

Metin ÇULHAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 957