Sahipsiz İstanbul köprü çilesiyle büyük bir fırsatı kaçırıyor

~ 01.08.2012, Can ATAKLI ~

İstanbul’un hâli perişan. Biri Boğaz’da biri Haliç’te iki köprünün bakıma alınması zaten “beter” olan trafiği korkunç bir çileye dönüştürdü.

Bütün bunlar ne yazık ki İstanbul’un bir sahibi olmadığı için yaşanıyor.

Eğer İstanbul’un başında bir vali, bir emniyet müdürü, bir trafik müdürü ve bir belediye başkanı olsaydı ve o makamları işgal edenler akılla, bilimle çalışsaydı 15 milyon İstanbullu’nun çilesi bu kadar büyük olmazdı.

Hiçbir ön hazırlık yapılmadan yol inşaatlarına girişildi.

Vatandaşa ne alternatif yol gösterildi, ne yollarda bir düzenleme yapıldı.

Sadece şeritler kapatıldı, halk kendi hâline bırakıldı.

Ama trafik bir bilimdir.

Trafiği yönetmek de bir bilimdir.

O halde bu işi yapanların da bilimsel çalışmaları gerekir.

Oysa bizde, hâlâ babadan kalma usullerle çalışılıyor.

Alınacak çok basit önlemlerle trafik çilesinin en az üçte bir oranında hafifletilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Onu yarın yazacağım.

Ama bugün yöneticilerin işbilmezliği yüzünden kaçırılan büyük fırsatı anlatmak istiyorum.

Güya İstanbul’u yönetenler, o kadar hazırlıksızdı ki köprülerde şeritler kapatıldığı an İstanbul cehenneme döndü.

Ne yapacağını bilemeyen sözde yöneticiler çaresizlik içinde kıvranırken, gerekli olmayan geçici bir çare bile Başbakan’ın talimatıyla bulundu.

Başbakan “İstanbul halkı çok çile çekiyor, bu nedenle onarımlar bitene kadar Boğaz köprüleri bedava” dedi.

Kimileri bunu çok parlak bir fikir olarak gördü. Oysa yanlış.

Köprüleri değil vapurları ücretsiz yapmak gerekirdi.

Çünkü köprülerdeki sıkışıklık gişelerden kaynaklanmıyor. Geçişlerin bedava olması hiçbir sorunu halletmediği gibi kimi avantacıları da köprülere yöneltiyor.

Yıllardır söyleriz, “İstanbul ulaşımda denizi kullanmıyor” diye.

Köprü onarımları tarihi bir fırsattı. Boğaz’ın en az 10 noktasından karşılıklı ve sürekli vapur-motor seferleri konabilirdi.

Bunun için hemen küçük iskele düzenleri kurulabilir, varış-kalkış noktalarına da merkezlere gidecek otobüsler konabilirdi.

Eskiden İstinye ve Kabataş’ta arabalı vapurlar vardı. Geçici bir önlem olarak yine uygun yerlerden arabalı vapur seferleri de başlatılabilirdi.

Köprülerin onarımı 3 ay sürüyor. Eğer ilk günden bu önlemler alınmış olsa muhtemelen onarımdan sonra da bu hatlardan çoğu yine kullanılabilirdi. 3 ayda aracını almadan karşıdan karşıya geçmekte zorlanmadığını gören halk onarım sonrasında da bu hatları tercih edebilirdi.

Son günlerde bazı noktalarda, o da halkın talebi üzerine bazı ek seferler konulduğunu duyuyorum.

Bu iyi bir şey olsa bile çok geç kalındı. Halkta alışkanlık olarak yerleşmesi için süre çok daraldı. Köprüler normale girdiği an o hatlar yine kullanılmaz duruma gelecek.
 

 

*****



Ülke olarak âdeta iki “pozisyon”da yaşıyoruz. Trafikte “durma noktasında”yız, terörde “sözün bittiği yerde”yiz. (Gani Yıldız)

*****



Uzun tutuklulukların sürmesi Meclis’in hatasıdır

Eski CHP milletvekillerinden Onur Öymen, çeşitli konulardaki fikirlerini mesajlar yoluyla bildirmeye devam ediyor.

Öymen 3. Yargı Paketi’ne ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasına rağmen bazı önemli davalarda hâlâ tutuklulukların sürmesini Meclis’in yasayı çıkarırken hata yapmasına bağlıyor.

Öymen’in bu konudaki mesajı şöyle:

3. Yargı Paketi çerçevesinde adi suçlardan yargılanan bazılarının tahliye edilip siyasi suçluların tahliye edilmemesi eleştiriliyor. Bazı siyasetçiler bunun için mahkemeleri suçlayıcı beyanlarda bulunuyorlar.

Bu durumun nedeni Meclisten çıkartılan yasanın mahkemelere geniş takdir hakkı tanımasıdır.

Başbakan’ın görevlendirdiği istihbarat mensuplarının yargılanmasını izne bağlayan yasa değişikliğinde yargıya takdir hakkı bırakılmış mıydı? Çeşitli alanlardaki pek çok yasa metninde de yargıya geniş takdir hakkı bırakılmamıştır.

Bu gibi sorunlar eğer Mecliste çoğunluğun iradesi varsa çözülebilir. 3. Yargı Paketinde Meclisin açık iradesi ortaya konulmadığı için bazı farklı uygulamalar ve üzüntü verici durumlar ortaya çıktı.

Acaba muhalefet böyle durumlarda Meclis’teki gücünü daha etkili biçimde ortaya koyamaz mıydı? Elindeki kozları, örneğin Anayasa Hazırlık Komisyonu’nundan çekilme kartını kullanamaz mıydı? Aynı şekilde, dönem başındaki yemin krizinde tutuklu milletvekillerinin tahliyesiyle ilgili mutabakat belgesi daha açık biçimde kaleme alınıp farklı yorumlara yol açacak bir metnin ortaya çıkması önlenemez miydi? Özellikle iktidarın siyasi hedeflerinin ve tercihlerinin belli olduğu dönemlerde muhalefetin çeşitli yönlere çekilebilecek metinlere karşı daha duyarlı olması gerekiyor. Unutulmamalıdır ki, şerlerin en kötüsü ehveni şerdir.

*****



Gel de anketlere güven

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Ahmet Sever’in, Gül’ün yeniden adaylığı konusundaki sözlerinin yankıları sürerken ortaya ibret verici bir durum da çıktı.

Sever Cumhurbaşkanlığı ile ilgili bazı anketlerin çok şaşırtıcı olduğunu belirtiyor. Bir ankette Gül’ün adının hiç geçmemesinin akıl ve mantık dışı olduğunu söylüyor. Bir ankette açık ara birinci çıkan Gül’ün bir süre sonra yapılan yeni ankette 20 puan birden gerilemesinin garip olduğunu ileri sürüyor. Haklı. Örneğin Konsensus şirketi martta bir gazete için kamuoyu araştırması yapıyor. “Cumhurbaşkanı kim olmalı?” sorusuna yüzde 48,8 Gül, yüzde 16,9 Erdoğan yanıtı veriliyor.

Aynı şirket 3 ay sonra bir daha yapıyor aynı araştırmayı ve aynı soruyu soruyor. Bu kez Erdoğan 41,8 Gül 20,8 çıkıyor. Peki marttan temmuza kadar Gül’ü çok aşağıya çekecek, Erdoğan’ı da yukarı fırlatacak ne oldu?

Şimdi gelin de araştırma şirketlerinin verilerine güvenin bakalım.

Seçimlerden önce “Bu anketlerle halk yönlendiriliyor, seçimlerde de hile yapılıp bu sonuçlar alınıyor” dediğimizde bizi “yenilen pehlivan güreşe doymaz” diye tefe almaya kalkıyorlar.

“Gül olayı” araştırma şirketlerinin ciddiyetinin ve açıkladıkları sonuçlardaki deformasyonun sorgulanması gerektiğini gösteriyor bize.

*****



Camiyi kim bombaladı?

Gazete ve televizyonlarda Suriye’de neredeyse tamamen yıkılan bir camiyi görmüşsünüzdür herhalde.

Hatta koca caminin bombalarla çöktüğü anı bile izledik.

Ancak bilgi kirliliği burada da kendini gösterdi. Bazı kaynaklar muhalif militanların, caminin şerefelerine yerleşen Esad’çı sniper’ları (keskin nişancı) etkisiz hale getirmek için camiyi “mecburen” bombaladığını söylerken, bazı kaynaklar ise camiyi Esad’ın uçaklarının bombaladıklarını, askerlerin postallarıyla camiye girerek Kuran’ı Kerim’leri yaktıklarını bildirdiler.

Hepimizin neredeyse canlı olarak izlediği olayda bile “doğru bilgi sıkıntısı” çekiyorsak, Suriye’de olup bitenlerin doğruluğu hakkında varın siz düşünün artık.

 

(GazeteVatan)

Can ATAKLI | Tüm Yazıları
Hits: 1017