Ülke Toprağını Satmayacaksın, İşçiyi Sömürtmeyeceksin...

Ülke Toprağını Satmayacaksın, İşçiyi Sömürtmeyeceksin, Hakikati Karartmayacaksın!

Meclis’teki “bölünme anayasası girişimi”ne karşı oluştuğunu söyleyen “Milli Anayasa Forumu”, destek vereceği ulusal ve demokratik bir anayasanın koşullarını ve ilkelerini belirleyerek, ülke kamuoyuna bir “Sonuç Bildirgesi”yle duyurmuş (www.ip.org.tr).


Tüm ülkede ardı ardına düzenlediği panellerde konuyu tartışmaya açıyor, istemlerine kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışıyor. Yarın Antalya’dalar. Ben de konuşmacı olarak katılacağım.

Değineceğim noktalardan biri, yasama politikası ve yöntemidir. TBMM’nin yasama süreci, tekniği ve kuralları ciddiye alınacak gibi değildir. Anayasa değişikliği koşulları bu çerçevede ciddi sıkıntılar yaratıyor. Orada olup bitenler göz boyamaktan başka bir şeye benzemiyor. Şu üç noktaya özellikle değineceğim:

İlki, ülke topraklarının yabancı sermayeye her türlü dalavereyle peşkeş çekilmesidir. Neredeyse sınırsız derecede toprak edinme hakkı verilen yabancı sermayenin ulusal çıkarlarımızla çatışan bir niyetinin bir biçimde kesinlikle oluşacağını Ankara’daki her hükümet üyesinin, her milletvekilinin, her anayasa mahkemesi yargıcının görebilmesi gerekir. Sınırını aşınca, borç almak gibi, toprak satmanın da çok ciddi siyasal sonuçlar doğurduğunu bilmeliyiz. Bu sürecin çoktan başladığını görebilmeliyiz. Bu küresel, vatansız sözde Müslümanların, efendilerine uyarak bizi bir gün vatansız bırakacakları gerçeğine gözlerimizi yummamalıyız.

İkincisi, “sendikasız işçi çalıştırmama” yükümünün getirilmesidir. İşçilerin sendikalara özgürce üye olması, üyelikten ayrılması, özgürce sendikalar kurabilmesi koşullarında işverene yüklenecek bu yükümlülüğün; işçinin iş güvencesi, özgüveni, üretim sorumluluğu ve yüksek verimi üzerinden demokrasiye, sosyal adalete ve sosyal hukuk devletine, ülke halkının birliğine ve dirliğine, ülkenin bağımsızlığına, yurtta, dünyada barış ilkesine katacağı gücü ve işlerliği düşünememek olanaksızdır. Üreten ahlâkının, üretim ahlâkının ülke siyasetinde sesinin duyulur, dinlenir olması gerekiyor. Siyasetçiler bize siyasal partilerin(in) demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurları olduğunu söylerken, biz de onlara yegane unsurları olamayacaklarını söylemeliyiz.

Üçüncüsü, koşulsuz üniversite’nin (Humboldt, Derrida) özerkliğinin ve özgürlüğünün güvenceye alınması konusudur. Demokratik hukuk devletlerinde “hakikat” sorumluluğundan ötürü üniversite, basınla birlikte dördüncü güçtür. Bu gücü tanımak, etkin ve etkili kılmak zorunludur. Üniversitenin kamusal alandaki bu özel konumu anayasada özyönetimli, özerk ve özgür olarak nitelenmesini gerektirmektedir. YÖK ve hükümet güdümü onu bu konumundan ve hakikat sorumluluğundan koparmaktadır. Üniversite YÖK’ün ve yürütmenin sultasından kurtarılmalıdır.

Ülke toprağını satmayacaksın; işçiyi, üreteni köleleştirip, sömürtmeyeceksin; hakikati karartmayacaksın! Bu üç ilkeyi, ne pahasına olursa olsun, anayasasına layıkıyla yazamayan bir ülke, başka ne yazarsa yazsın, bugün olduğu gibi, yarın da sömürgenlerin talan yeri olmaktan öteye geçemeyecektir.

ÖNEMLİ NOT

Örgütleyenlerin dediğince, bugün üniversitelerin öğretim elemanları dernekleri ve “akademik inisiyatifleri” ODTÜ’de toplanacak. Bu çalıştayda, “üniversite yöneticilerinin belirlenmesiyle ilgili mevcut sistemin ve alternatiflerinin tartışıldığı bir ortam yaratılmasına ve üzerinde uzlaşılmış ortak görüş ve önerileri içeren bir deklarasyon oluşturulması”na çalışacaklar.

Umarım ki, sevgili meslektaşlarım ülke ve üniversite için uygar direnmenin yolunu açacak cesur eylem türleri üretirler; en azından Direnen Üniversite adayının “çoğunluk oyunu almak ve YÖK’e mülakata gitmemek” koşulunu benimseyerek direnişin ilk toplu adımını atar ve seçim üniversitelerinden direnen üniversite adaylarının çıkmasına ön ayak olur.

Kaygıya gerek yok. Hiçbir üniversitemiz rektörsüz kalmayacaktır. Adaylar “mülakat”a ya birer imam gibi gidecekler, ya da en çok oyu alan ve mülakata giden farklı aday, atandığında, en azından zaman içerisinde bu başkalaşıma kesinlikle uğratılacaktır. Bu yüzden en çok oyu değil, çoğunluk oyunu almakla bir rektör YÖK’ün ve hükümetin dayattığı bu devşirmeleşmeye karşı (üniversitesince) korunmuş olacaktır. “En çok oyu almış olmak” tuzağına düşmemelidir.

Bugünün koşullarında salt rektör olmayı istemek, devşirilmeyi istemek; birini birtakım gerekçelerle, bir takım hesaplarla rektör yapmaya çalışmak züldür. Her birimiz Direnen Üniversitenin rektör adayı olmalıyız ve birlikte kesintisiz direnmeye bakmalıyız. Karanlığa karşı bir oy yakmalıyız! Göreceksiniz ki, oyunuz hiç sönmeyecektir. Ama aydınlatacaktır, tüm ülkeyi aydınlatacaktır!

(Cumhuriyet Bilim ve Teknik)

Prof. Dr. Hayrettin ÖKÇESİZ | Tüm Yazıları
Hits: 1413