İçerdekiler

Yaratırken, kendimizi efendisi sandığımız “teknoloji”nin bizi ne denli acımasız ve aralıksız yoğurduğunu; biz bunu yaşarken birbirimize ne denli kurt, sırtlan kesildiğimizi gözden ırak tutmamalı.

Buhar, demir, kömür derken, sömürünün bugün bu dijital devrimle ne mene bir niteliğe ve niceliğe bürüneceğini kim nasıl kestirebilirdi ki? Maddenin toplumsal değişimi ve dönüşümü bizi, sömürünün öngöremediğimiz biçimlerini de yaratmamıza zorluyor. Bir derenin içerisinden katırlarıyla kaçakçılığa gidenlerin akıllara durgunluk veren bir teknolojiyle imhası; böyle bir teknolojinin en uçuk “luxus” olanaklarını arzulayan varsılların saraylarını yaparken işçi-kölelerin naylon çadırlarda suçsuz, günahsız yanması; Anadolu çocuklarının Afgan ülkesinde, düşen Sikorsky’lerin içerisinde can vermesi; Hiroşimalar, Çernobiller, Fukuşimalar; Silivri duruşmalarının türlü elektronik casus kulak ve gözleri; dosyalara çöreklenen dijital sahtecilikleri…

Derelerin, çadırların, zindanların içindekiler, tüm içeridekiler biz dışarıdakilere emanet iken, dışarısı diye bir şey kaldı mı sanki. Bir dışarı yaratmalı, o dışarıya çıkmalı; dışına çıkmalı tüm bunların. Bilinçle yaşadığımız iki temel durumumuz var: Düşünmek ve duyumsamak, yani düşüncelerimiz ve duygularımız… Teknolojiye tutsak verdiğimiz bu yetilerimizle sarmal bir döngüyü kurarak, sömürünün süzülmüş görüngülerini yaratıyoruz. Böylesi bir burgu aklımızı, yüreğimizi deliyor; kan revan içinde bırakıyor.

Bunları söylerken ister istemez 1995’te Washington Post ve New York Times gazetelerinin terör tehdidi altında yayımladıkları, teknoloji karşıtı bir manifestoyu ve onun sahibini, “professer” matematikçi, anarşist teorisyen ve eylemci “Unabomber”’ı, Ted Kaczynski’yi kesinlikle anımsamalıdır. Burada söylediklerim onun kaygılarına ve isyanına temel oluşturan gerekçelerinin pek azını dile getirmektedir. Belki ayrılacağım nokta, teknolojinin bizi soluk soluğa sürükleyen ve üzerinden atlamayı asla başaramayacağımız gölgemiz durumunda olmasıdır. Teknolojinin mutlak reddi insanoğlu için ölüm demekse, onun bize yaptırdıklarına ve bizim onunla yaptıklarımıza baktığımızda, onu körü körüne onaylamak da aynı derecede ölümcüldür.

Evet, teknolojinin bizi tutsak aldığı kafesin dışına çıkmayı bir biçimde başarmalıyız. Bunu akılcı sınırlar çizmekle başarabiliriz. Ama teknolojinin kendi aklına ve onu yaratan akla karşı hangi akıl bizi onunla yaşadığımız bu trajedinin dışına çekebilecektir?

Sonuçlarından bakarak reddedeceğimiz her bir şeye, başka bir yerden bakarak onay vermemeliyiz. En uçları bilebilmenin yollarını yılmadan, usanmadan aramalıyız. Belki bu bilgileri ararken düşeceğimiz yanılgılar yüzünden yaşamak zorunda kalacağımız acılar, bu bilgileri gereksinmeden süreceğimiz bir yaşamın bize dayatacağı acıların yanında pek önemsiz kalabilecektir. Teknoloji fırtınasının önünde bir yaprak gibi savrulmanın ve bunu yüceltmenin nasıl bir açıklamasının olabileceğini doğrusu bilemiyorum. Hitler’in elinde bugünkü teknolojinin olduğunu bir an düşünelim. Bugün yeni bir Hitler’in geleceğini de düşünelim. Nükleer bir silahın o gün onun elinde olmaması gerekiyordu. Bugün de onun elinde böyle bir silahın bulunmaması gerekecekse, o zaman bu silahın hiçbir yerde bulunmaması gerekmiyor mu? Üstelik hiçbir Hitler hiçbir tarih diliminde sahne almamalıdır.

Teknolojinin siyaset ve ahlak ile bu karşılıklı belirleyici etkileşimi, bunların akıllarını aşan bir aklın denetimini gerekli kılıyor. Ahlakın ahlakçılığa, siyasetin Makyavelciliğe ve teknolojinin sınırsız bir yapılabilirlik evrenine dönüşmesinin ve bu yozluk yarışında at başı gidişlerinin gelecekte insanlığı nasıl bir yaşama zorlayacağını sorgulamalıyız. Bu yozlaşmanın bugün nasıl bir yaşamı dayattığını da sormalıyız. Teknoloji günde üç beş lirayla geçinen milyarlarca insanın semtine hiç uğramıyosa; yarattığı sonuçlarla onları yalnızca eziyor ve sömürüyorsa, buradaki tersliği görmekte gecikmemeliyiz. Çözmesini beklediğimiz en zorlu sorunları önce teknoloji bizim başımıza sarıyorsa ve varoluşumuzun temel soruları karşısında hiçbir yardımının olamayacağını hepimiz biliyorsak, bu iki durumu doğru değerlendirerek gerçek çıkış yolunu bulabiliriz.

Tüm bu çerçevede en çok yargıçlara ve çaresiz kurbanlarına acıyorum. Diktatörlere ve kitlelerinin içerisinde çürüttükleri bireye acıyorum. Onları hapsolundukları sanal duruşma salonlarından, sanal meydanlardan kurtarmalıyız. Hepimiz içerideyiz ve onlar daha çok içeride. Bir dışarı yaratmalıyız!

(Cumhuriyet, Bilim ve Teknik)

Prof. Dr. Hayrettin ÖKÇESİZ | Tüm Yazıları
Hits: 1193