Haber ve görüntü dili

~ 22.02.2012, Nihat BEHRAM ~

soL'da yazan değerli birçok arkadaşımız, bir konuyu anlatırken tezlerini doğrulayacak bir alıntıyı (hangi ustaya ait olduğu ve nerede, neden söylemiş olduğu bilgisiyle) yazılarında kullanıyorlar. Bu bilgi, hafıza ve yeteneğe açıkçası özeniyorum. Özensem ne olacak, bende o bilgi, o hafıza ve o yetenek olmadıktan sonra? Gerçi bir konuyu yazarken önemli sözler benim aklıma da geliyor, ama çoğu zaman kime ait ve nerde, neden ettiği bilgisi eksik olarak.

Şimdi yine öyle. Habercilik konusunda şu yazıya başlarken, aklıma “Gerçek bazen toprağın derinlerindedir, ona ulaşmak için emek gerekir!” türünden bir söz düştü. Sanki Marks’a aitmiş gibime geliyor. Söz etkili bir biçimde aklımda kaldığına göre o değilse bile öyle önemli birine aittir. Ulaşıp Kemal Okuyan’a, Metin Çulhaoğlu’na falan sorsam, eminim ki şakkıdanak kime ait olduğunu, ne zaman, neden söylendiğini (ya da en azından Marks’a ait olup olmadığını) bilecekler. Açıkcası üşendim. Üstelik bu durumlarda üşenmenin affedilmez olduğunu bile bile. Hem gerçeğin yorumuna ve gerçeğe ulaşmak için üşengeçliği azarlamaya soyun, hem de üşengeçlik yap! Olacak şey değil! ‘Mademki yazarlığa soyundun ve halkın kaderini ilgilendiren bu derece önemli bir politik yayında yazıyorsun, daha ciddi olamaz mısın?’ diye kendime ettiğim küfür, azarlama ve lanetleri alt alta yazsam dört kitabı doldururdu!

‘İlkin iğneyi kendine batır’ misali bu uzun girişe sığınarak artık başlayabilirim:

Madem iğneyi ilkinkendime batırdım, bari kendimi bir parçası saydığım soL’a da batırayım! Bir durum ya da konu haberleştirilirken ‘haber dili’ hayati önem taşır. Gerçeklikle yoğrulmuş bir dil olmalıdır. Yoksa haber içindeki gerçekliği tutamazsın, ıslak sabun gibi kayar ve nereye kaçacağı belli olmaz. Magazine de kaçar, yalana da, gerçeği sulandırmaya, bulandırmaya da...

Uludere Katliamı’nın olduğu ve “Devlet Uludere’ye gidebilir, gidemez” diye tartışıldığı, BDP’nin “Gelmesinler, güvence veremeyiz” diye uyardığı, öfkeli halkın bölgeye giden Kaymakam’ı tartakladığı günlerde, (31.12.2011) soL’da çıkan bir haberle örnekleyelim:

“Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı M. Eker ile Kalkınma BakanıCevdet Yılmaz, Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Gülyazı köyüne gitiler. Beşir Atalay yaptığı açıklamada olayla ilgili adli ve idari soruşturmanın başlatıldığını belirterek, ''Gereğinin yapılacağından hiç kimsenin tereddütü olmasın'' dedi. Atalay'ın evini ziyaret ettiği Alihan Özhan, vatandaşların kaçakçılık için değil ailesini geçindirmek amacıyla sınır dışına çıktığını söyledi. Köylülerin bir bidon mazot için katırların sırtında Zaho'ya gittiğini söyleyen Özhan, "Buradaki kadınlardan bir tanesi hastalanırsa onları tedavi edecek kadar bile paramız yok. Bu olayın da bir daha olmaması için araştırılıp sonuçlandırılmasını bekliyoruz." dedi. Saldırıya uğrayan Uludere Kaymakamı Naif Yavuz'u, beraberindeki bakanlarla birlikte Şırnak Asker Hastanesinde ziyaret eden Atalay, burada yaptığı açıklamada da yaşanan olayı değerlendirdi. Saldırının provokatif bir eylem olduğunu belirten Atalay, Kaymakam Yavuz'un sağlık durumunun iyi olduğunu söyleyerek, "Hamdolsun gayet iyi. Başında bir sıyrık var o kanama oradan olmuş. Ama ne kafasında, ne vücudunun herhangi bir yerinde rahatsızlık yok. Şu anda o yüzeysel sıyırığı tedavi ediyorlar. Durumu gayet iyi" dedi.”

Belli ki, haber devletin resmi ajansından aynen kopya! Zaten yandaş basında da bu dille yer aldı. Gerçek bu haberdeki gibi mi, yoksa, devlet erkanı sırf medya şovu ve zevahiri kurtarmak için yüzlerce koruma ile, olay mahalline uzak veaskerlerce çevrilmiş ve halkın yaklaşması yasak bir eve helikopterle göstermelik olarak, korku ve panik içinde, yangından mal kaçırma telaşı ve hesabıyla, koşar adım inip kaçar adımla uzaklaşmış olmaları mı? Bu derece önemli bir olay ve onunla ilgili haber bizzat bölgeden bir muhabirle izlenemez miydi? Hadi bu olmadı, devlet erkanının ‘Uludere ziyareti’nin nasıl bir aldatmaya dayalı senaryo olduğu bizzat bölgedeki BDP'li arkadaşlara, Hasip Kaplan’a falan anlattırılamaz mıydı? Ulaşmak çok mu zordu? Kısacası: Uludere ile ilgili, ‘gerçeğin sabunlaştığı’ bu haber dili, soL’luk değildir.

Kimi haber dili, esası değil detayı haber yapar. Söz gelimi: (sanırım geçtiğimiz yıldı) manken Naomi Campbell Türkiye’ye geldi. Haber, medyada “Ünlü mankel Naomi, hayranı olduğu Emine Erdoğan’ı ziyarete geldi!” diye duyurulup, “Birlikte Gazze’ye nasıl yardım edeceklerini görüştüler!” diliyle işlendi. Oysa bu mankenin geliş nedeni, mahkumiyetti! Evindeki yardımcı temizlikçi kadını öldüresiye dövdüğü için mahkemece kendisine verilen ‘sosyal bir yardım yapma cezası’nı çekmeye gelmişti! Ne Emine Erdoğan’a hayranlık ve ziyaret, ne de Ortadoğu yoksullarına yardım gönüllüsüydü!

Kimi haber dili yalan üretir, gerçeği çarpıtır, törpüler, gizler. Kimi haber dili kışkırtır. Kimi haber dili derine inmez, sığda gezer. Yanıltır. ‘Kimi’ diye sıraladım ama, bugün medyada başat olan haber dili budur: Yalan, sahtekarlık, çarpıtma, magazinleştirme, yanıltma...

Haber dilinde devrimci tavır, derinliği ve kökleriyle gerçeği yoğurmaktır. Hani, (kim olduğunun yine anımsayamadığım) bir büyük önderin “Gerçek devrimcidir!” türünden bir sözü var ya, öyle.

70'li yıllardaki muhabirlik günlerimden bir anıdır: Gazetelerde “Başbakan Demirel Viranşehir’de sulama kanalının açılışını yaptı!” diye bir haber çıkmıştı. Öldürülen bir devrimcinin ailesiyle röportaj yapmak için gittiğim Urfa’dan yeni dönmüştüm. Haberden pirelendiğim için Viranşehirli bir öğretmen arkadaşımı aradım. Pirelenmemde haklı çıktım. Tekrar Urfa’nın yolunu tuttum. Haberin üstüne gittim. Propaganda için senaryolanmış bir haber olduğu bilgisine (yani gerçeğe) ulaştım. Habere ilişkin fotoğraf altında kurak toprağa akan suyun, “sulama kanalından geldiği’ söylense de, fotoğrafta görülmeyen bir itfaiye aracından boşaltılan suydu! Ben de suyu boşaltan itfaiye aracınının peşine düştüm! Resmini Demirel’le yan yana koymak için!

‘Heber dili’ olur da, haberin ‘resim dili’ olmaz mı? Yine iğneyi kendimize batırarak örnekleyeyim: Geçenlerde, gedikli dönek H. Uluengin, “Horozun, güneş kendi öttüğü için doğuyormuş sanması” misali, yine ötmüş ve bu kez de Engels’e küfür etmiş! soL ağzının payını verdi. Verdi de, haber ve yorum dilinde verdi. Keşke haberi tamamlamak için kullanılan ‘resim dili’nde de vermiş olsaydı. Engels’in o yanardağ alınlı görüntüsüyle aynı karede yan yana Hadi’nin ‘artistik’ görüntüsü, açıkçası ‘Hadi ordan!’ dedirtecek cinstendi! O ‘fotoğraf dili’ içimi acıttı. İlla ki Hadi görüntüsü koymak istiyorsan, hiç olmazsa Hadi kafalı bir kene koy! Ya da kişiliğindeki dejenarosyona uygun düşecek bir deformasyonu da görüntüsüne uygula! Ciddi biriyle ilgili haber olsa o ‘görüntü dili’ ni anlarım. Ama bir hainlik soytarısının histerisiyle ilgili! Açıkcası, her şey aklıma gelirdi de, günün birinde Engels’e acıyacağım gelmezdi! Hani Küba’da “Devrim kahramanlarını koruma yasası” var ya, böyle yasalar demek ki çoğaltılmalı! Sözgelimi ‘Ustaların, kahramanların anı ve görüntülerini kirletmeme yasası’ falan gibi! Diyelim ki biri getirip Engels’in en güzel görüntüsünü halk düşmanı bir soytarının artistik pozuna iliştirdi, bu yasayı hemen ona uygulayacaksın!

Dilerim, ne derece fadakârca ve içtenlikle çalıştıklarını bildiğim soL’daki arkadaşlarım bu eleştirilere alınmazlar. Diğer sol yayınlara gelince: tümünde haber ve resim dilindeki tutarsızlığın feriştahı var. Fakat ‘çuvaldız’la değil ‘iğne’yle başlayıp onlardan örneklemedim. Çünkü, ‘örgütlü saldırganlık’ diye ve gerçek dışı bir haber diliyle yorumlanmayacağı garantisi yok! İşte, insanın içini acıtan bir gerçek daha. Üstüne gidilip sökülmedikçe köklenen!

(SolHaber)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1828