ADIM ADIM "KARŞI DEVRİM"!

~ 17.11.2010, Av. İ. Güneş GÜRSELER ~

Eğer bu dinsel bir inançtan kaynaklanıyorsa bilinmelidir ki, yalnızca baş örtmek yeterli değildir. Diyanet takviminin 10 Ekim 1979 yaprağında da belirtildiği üzere, erkekler arasında oturmaları, hatta yalnız başlarına bir kentten ötekine gitmeleri de yasaklanmıştır. Öyle işine geldiği gibi örtünmek veya hareket etmekle ayetlerin biçimsel anlamına bile uygunluk sağlanamaz.

Eğer bu biçimsel anlama illa da uyulmak isteniyorsa, o zaman kadınların yüzlerini de sıkıca örtmeleri ve erkekler arasında oturup ders dinlememeleri gerekir. Yoksa yalnız baş örtmek Atatürk devrimlerini sessize protestodan başka bir anlam taşıyamaz.” Bu satırlar 1990 yılında bir bombalı saldırıda kaybettiğimiz Doç. Dr. Bahriye Üçok’un 7 Aralık 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan “İslam’da Örtünme” başlıklı makalesinden alınmıştır. (“Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu”, Türkiye Büyük Millet Meclisi Yayını, Ankara 1985, sayfa:152)

Yeniden ısıtılıp önümüze konulan “türban” tartışmaları yirmidokuz yıl sonra bu yazıyı ve rahmetli Üçok’un ölümü ile sonuçlanan mücadelesini hatırlattı. Türban tartışmalarının günümüzde “dini inancı yerine getirme özgürlüğü” başlığı altına çekilmesi ve bu özgürlüğün yaşatılmadığı kabul edilerek düzenleme arayışına girişilmesi yıllar önce konulan teşhisin doğruluğunu ortaya koyuyor. Üniversiteden sonra sıranın ilköğretim öğrencilerine gelmesini sağlayacak kamuoyu oluşturma yöntemlerinin uygulamaya sokulması, en yetkili konumdaki yöneticilerin kadın erkek eşitliğine inanmadığını açıkça söylemesi, öncelikli hedefin “kadın hakları” ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınlara kazandırdıkları olduğunu göstermektedir. Din kurallarının kadınların sosyal yaşamını belirlemede laik hukuk kurallarından önde geldiğinin fiilen kabul edilmesi bu kuralların yaşamın tüm alanlarında herkes için uygulamaya geçirilmesi sürecinin hızlandırılmasıdır.

“Laiklik” ilkesinin toplumsal yaşama yansıyan en önemli etkilerinden ikisinin “kadınların toplum içindeki yeri ve etkinliği” ile “egemenliğin kaynağı” olduğu dikkate alındığına Cumhuriyetin 87. Yılı’nda bu hızlandırma “karşı devrim”in galibiyetidir.

Bu galibiyet, teokratik devletten laik devlete geçişi devrimle

gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti’nin “DEMOKRATİK CUMHURİYET” aşamasına geçmesine izin verilmemesinin sonucudur. Cumhuriyetin ilanı ile başlayan karşı devrim kıpırdanmaları, Atatürk’ün ölümünden ve özelikle 1950 den sonra güçlenip gelişmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin “Yeşil Kuşak” politikasında özel bir yer verdiği Türkiye’nin NATO üyeliğine kabulü ile “ileri karakol” görevini üstlenmesi, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere toplumu devrimcilikten uzaklaştırmış ve 12 Eylül 1980 ile de karşı devrim zirveden önceki son düzlüğe ulaşmıştır.

Cumhuriyetin bütün kazanımlarının; Anadolu halklarından bir ulus yaratmanın, çağdaşlaşmanın, laik hukukun, laik eğitimin, kadın haklarının, alfabe değişiminin, başlatılan sanayileşmenin ve ulusal ekonominin Atatürk Devrimi’nin eseri olduğu unutulmuştur. Bir başka unutulan da Kurtuluş Savaşı ile birlikte yeni toplumu oluştururken neden “devrim” yolunun seçildiğidir. 1919 da Anadolu’nun ve Anadolu’da yaşayanların özellikleri ve içinde bulunduğu koşullar bütün değişimin “devrim” ile yapılmasını gerektiriyordu. Laik devlet, teokratik devletin yerini başka yoldan alamazdı. Kadın toplumsal yaşama başka türlü bu kadar hızlı katılamaz, kara çarşaftan çıkamazdı. Latin alfabesine devrimsiz geçilemezdi, bütün eksiklerine karşın demokrasinin gelişimi bu kadar hızlı olamazdı.

Örtünme” olgusunun kamusal alana taşınması, “toplumun dinselleşmesi

ve kadın hakları konusunda Cumhuriyet’in sağladığı kazanımların yitirilerek sıranın diğer kazanımlara gelmesidir.

Bugün laik cumhuriyet devrimi ile karşı devrim arasındaki çatışmayı

yaşıyoruz:

Laik devrim mi, toplumsal yaşamın din kurallarına göre düzenlenmesi mi?

Ne yazık ki Türkiye bu tercihi yapmaya zorlanıyor.15.11.2010

Av. İ. Güneş GÜRSELER | Tüm Yazıları
Hits: 2387