Bin yıllık çoğunluk!

~ 15.01.2012, Umur TALU ~

Bin yıllık çoğunluk!

 
 
Milliyet’te dün Can Dündar “yerinde bir hatıra” hatırlattı.
“Milletvekili” Merve Kabakçı’nın evi basıldığında, bugün AKP’de olan kimilerinin nasıl tepki gösterdiğini.
Şimdi bir (kadın) milletvekili evi basıldığında artık devir başka devir!
Zaten bölünme şöyle:
1. Kavakçı’nın da Zana’nın da evinin basılmasını çok normal görenler;
2. Kavakçı’nın evinin basılmasını normal görenler;
3. Zana’nın evinin basılmasını normal görenler;
4. İkisinin evinin basılmasını da  anormal görenler.
 
***
 
Millet, zihniyet böyle bölünüyor dedimse de, ilk üç madde esasta büyük mutabakat.
Cumhuriyetin neden cumhuriyet, demokrasinin neden demokrasi, hukuk devletinin neden hukuk devleti olamadığının izahı.
“Dördüncüler”in azınlığına abanmış çoğunluk tahakkümü!
Mutabakat; temel haklar, temel ilkelerde olabilirdi.
“Azı dişler” üstünden oldu!
Evren çıkıp dese ki; “AKP’lilerin, CHP, MHP’lilerin 45 yaş üstündekilerin yüzde 90’dan fazlası bana oy vermişti”
Ne diyeceksin…
Mutabakat oydu zaten!
 
***
 
Dön dolaş, gel fark etmez.
Ruhlarımızın yüzde 90’ı “Devren Evren” olduğundan…
Anayasa ve kanunların ruhu “darbeli matkap” gibi çalıştığından.
Devir teslimler sanki “ruhta devamlılık” gibi:
Tek parti diktasına karşı demokrasi umudu Demokratlar ceberutlaşıyor; onlara karşı demokrasi umudu diye idam sehpalı darbe oluyor; darbeye karşı Demokratlar’ın devamı demokrasi umudu iken faşizan ruh ediniyor, kendilerine yapılmış darbeyle birlik olup gençleri asıyorlar.
Darbecilerin devirdikleri tekrar iktidar ve cepheci oluyor, kontrgerilla iklimini azdırıyor ve tekrar darbeyle devrildiklerinde darbeciler onların ekonomik beynini de alıp sonradan demokrasiye geçerken ekonomisi liberal, siyasi prangalı düzen sürüyor ki…
 
***
 
Baskılarla yazılmış bir tarihte, sadece 28 Şubat filan değil, her şey bin yıl sürer!
Düz baskı biter; iki ters, bir düz gelir.
Dikine baskı gider, verevine gelir, derken enine boyunası moda olur!
Çünkü, “ötekini kazıma”ya dair geniş tabanlı kazma mutabakat ruhu ölmez.
 
 
 
Peki bomba ne?
 
İstanbul’da bulunduğu belirtilen “patlayıcı”nın net izahı olmalı.
Suçlayanın ama suçlananın da izah edeceği.
Ya ciddi provokasyon veya dekor; yahut hakikaten sivilleri de hedefleyen bir hazırlık.
Bunu da hiç konuşmadan yüzleşme olmaz! Ne bu bomba!
 
 
 
 
Ver Lefter’e, yaz Denktaş’a…
 
Ömrümüzün, hayatımızın, duygularımızın, heyecanlarımızın, sevinç ve öfkelerimizin iki esaslı parçası aynı akşamın sabahını göremeden gitti.
İki Adalı, aynı esnada vedalaştı.
Türkiyeli bir Rum ile Kıbrıslı bir Türk!
Türkiye bayrağı altında doğmuş bir Rum ile birleşik Kıbrıs bayrağı altında doğmuş bir Türk.
Türklerle büyümüş bir Rum ile Rumlarla büyümüş bir Türk.
Mübadelelere doğmuş, 6-7 Eylül yağmalarını, Kıbrıs göçlerini, Rum arkadaşlarının, akrabalarının gidişini, yoksul balıkçı babasının acısını görmüş bir Büyükadalı Rum ile Rum arkadaşlarıyla çatışmayı, bölünüşü, mücadeleyi görmüş Yeşiladalı bir Türk!
Aynı gecenin iki kaybında, bu ülkenin buruk tarihi de için için ağlamış olmalı.
Doğduğu, yaşadığı topraklara bağlı iken, “öteki” sayılmanın hüznü için…
Doğduğu topraklardaki onca kayıp için…
Yanlış yazılmış tarihler için.
Çocuklar vedaları aynı ana denk gelmiş bu iki insanın hikayesinde, “azınlık, öteki olmak”ın, bir adada ıssız kalmanın, omuzlardan kenara konmanın, “Biz” denenin onca renginin ve o renklerin soluşunun hikayesini de okuyabilse keşke!
Şovenliğin orta yerinde, kimi gazetecinin, siyasetçinin, devletin komplosuyla İstanbul’un nice yerlisi de kovulurken, onlardan birinin, Lefter’in o sırada “Milli Takım Kaptanı” olabildiğini; ama yıllar sonra benzer bir şovenin ona bile yumruk attığını da unutmadan.
Tarihten böyle parçalar koptuğunda, o an için hangi takımı tuttuğumuzun önemi olmaz!
 
Bir de küçüklükten, küçük bir not:
Lefter öylece giderken gözümün önünde canlanan bir sahne.
Büyükadada’da yine bir yaz sonu. Kıyıya doğru el sallıyor.
Orada her gün sohbet ettiği, futbolcu, spor yazarı, futbol spikeri bir ağabeyi.
Ya az önce koyuydu muhabbet, ya balıktan dönecek, yine koyulunca koyulaşacak sohbet.
Lefter el sallıyor; ona el sallayan babam diğer eliyle 3 yaşındaki oğlunun elini tutuyor.
Öylece bakıyorum küçük balıkçının büyük çalımcı suretine.
Hepsi nur içinde yatsın.
 
(Habertürk)
Umur TALU | Tüm Yazıları
Hits: 1060