Dersim'i Unutma

~ 28.12.2011, Nihat BEHRAM ~
Şiirlerin de bir hayatı var. Anımsanışları, unutuluşları, özgür günleri, yasak günleri, lanetlenişleri, alkışlanışları.. Kimi ölü doğan, kimi kısa, kimi uzun ömürlü olan şiirlerin de bir hayatı var. Her canlı gibi acılar, sevinçler, serüvenlerle dolu. Bu duygu bir ara bana şiirlerin hayat öykülerinden oluşan ‘şiir hayatı’ konulu bir kitap yazdırmayı bile düşündürdü.
Bir örnek olsun diye, bir şiirimin hayatından kesitler anlatacağım. Kendisi 35 yaşında da olsa, konusunun güncelliği nedeniyle “Dersim’i Unutma” adlı şiirimin hayatından söz edeceğim. ‘Konusunun güncelliği’ dediğim, iktidarın ‘demokrasi açılımları’ paketinde en son sunduğu ‘yüzleşme’ polikasının güncelliği! Yoksa dediğim gibi bu şiir 35 yaşında. Konusu ise kendinden 40 yıl önce yaşanmış bir olay: Dersim Katliamı. Onun arzusu ‘yüzleşme’ değil, hesap sorma. Kendinin kıldığı, bütünleştiği bir acının hesabını sorma. Yüreğindeki kıvılcım bu yangını düşlüyor. Arzusu içtenlikli. Yani yüzü olan bir arzu.
Önce şiiri okuyalım, sonra yaşamından kesitleri:
DERSİM’İ UNUTMA
Aştı yeryüzünün kızartısı günbatımı rengini...
Akan kandır: oluk oluk bebelerden, yaşlılardan...
Aştı dağların uğultusu gök gürültüsünü...
Döven top mermileridir: göğüsleri, alınları...
Akan kandır, döven top mermileri
O mazlum halkı, o öksüz vatanı...
Derinleşti Lâç Deresi, Harçik Çayı, Zilan...
Yükseldi Halis Dağı, Haydaran, Munzur...
Akan kandır, döven top sesleri mahzun vatanı...
Aksakallar, ölü canlar, kundak bezleri
İnim inim kan içinde kaynadı,
Günlerce yaraları yaladı zulüm rüzgârı,
Analar yavrular için, yavrular bacılar için
Gökyüzünün yıldızınca ağladı...
Akan kandır, Dersim’i unutma yoldaş,
Bin kat daha akıtılsa savun nazlı vatanı...
Bımre koletî...
Bıji Azadî...
N. Behram / 1977
Şiirin yer aldığı kitabımın adı ‘Hayatı Tutuşturan Acılar’. May Yayınları’ndan 1978 yılında yayımlandı ve aynı yıl içinde bu şiir nedeniyle yasaklandı. Şiirin Kürtçe olan final dizeleri ‘kahrolsun kölelik, yaşasın özgürlük’ anlamına geliyor. Yayınlandığı tarih zaten sadece bunun bile, yani Kürtçe söz etmenin bile, bir ömür mahkumiyet ve baskıya neden olduğu tarihti.
1974 affıyla cezaevinden çıkmış, normal hayata dönmüştük. Tabi benim için ‘normal hayat’ devrim ateşinde harlanmak anlamına gelir. Diğer hayat biçimlerini anormal bulanlardanım. Vatan Gazetesi’nde çalışmaya başlamıştım. ‘Darağacında Üç Fidan’ı yazdığım o günlerde, kafamdaki konulardan birisi de ‘Dersim Katliamı’ydı. Bunun için bölgede dolaşıp o dönemden yaşamda kalmış insanlar bulmuş, anılar, ağıtlar toplamaya başlamıştım. “Dersim’i Unutma” şiirim o günlerin duygusuyla yazılmıştır ve adını da düşündüğüm yazı dizisine bırakacaktı. Düşüncemi gazetenin yayın yönetmeni A. Kuran’a açtığımda, uzun bir şaşkınlık bakışının ardından “Sen deli misin? Sadece seni asmakla kalmaz bizi de asarlar!” demişti. İsteğim kabul görse, şiiri okuyacaktım. Duygum koynumdaki şiirde saklı kaldı. Bütün gün sanki cesedimle dolaştım.
hayati_tutusturan_acilar_0.jpg
Şiiri okuduğum kimi yakın dostlarımın “Yayınlayıp kendini ateşe atma!” türünden uyarılarına rağmen “Dersim’i Unutma” 1978 de May Yayınları’na verdiğim ‘Hayatı Tutuşturan Acılar’ adlı kitabımın içindeydi. May’da daha önce çıkan “Darağacında Üç Fidan”, “Ser verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” ve “Sol Kendini Anlatıyor” adlı üç kitabımın üçü de toplatılıp yasaklanmıştı. Yayınevi sahibi rahmetli Mehmet Ali Yalçın, kitabı önüne koyduğumda ilk sözü, “Bunda başımıza bela saracak kim bilir ne var?” olmuştu. Fakat, yanıtımı beklemeden yine kendisi “Hayırlısı olsun!” diyip, yayınlamak üzere almıştı. Mehmet Ali Yalçın’ın, “Şu kitaba bir bakayım!” bile demeden basmak üzere almasındaki yüceliğini asla unutamam ve her zaman saygıyla anarım. O gün Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye dek koşarak inmiştim. Koşarken aklıma kitap kapağı gelmişti: Kan gölünün tetiğini çeken bir el!
“Hayatı Tutuşturan Acılar” kitabım da önceki kitaplarla aynı kaderi paylaştı. “Dersim’i Unutma” nedeniyle toplatılıp yasaklandı. Yayın dünyasında bu kitap, bu şiir ve yasaklanması hakkında, bütün gazetelere ve yazarlarına tek tek haber iletildiği halde, tek satırlık tepki çıkmadı. Bugün sistem gevezeliği yapan, sistemin ‘yüzleşme’ ve ‘açılım’ düdüğünün yükselticisi liberallerdemek ki o günler de aynı düdüğün susturucularıydı!
80 darbesi ertesinde, sürgünde olduğum günlerde, devrimci gecelerde bu şiiri de okuyordum. Bir gün ‘Partizan’ hareketinin bir önderi, “Hakkında haretin mk’sına yazılmış bir uyarı raporu var!” dedi. Rapor bu şiirle ilgiliydi. Raporu yazan da o hareketin saflarında olan ve tiyatro oyunları sahneye koyan bir arkadaştı. Rapor bu şiirin ‘Kürt milliyetçiliği’ yaptığını, ‘savun nazlı vatanı’ tanımında ‘ayrı bir vatan’ anlamı gizli olduğunu söylüyor, benim de ‘zaten Apocular’ın gecelerine çıktığım’a işaret ediyor ve ‘bu şiirin devrimci gecelerde okutulmamasını’ öneriyordu! İşin tuhafı, bu arkadaş, hakkımda yazdığı rapordan haberdar olduğumu bilmediği için, karşılaştığımızda, artık kendince hesabı neyse, bana acaip iltifatkâr davranıyordu, öyle ki, iltifatlarının yoğunluğundan utanıp sıkılıyordum!
O tarihlerde PKK bilinmiyordu. Bu kesimden olanlar ‘Apocular’ diye biliniyordu ve ‘halk içi halk dışı güçler’ ayrımında Apocular var olan siyasi hareketlerce ‘halk dışı’ sayılıyordu.
Aynı tarihlerde Paris’te yapılan bir toplantıda, Dev Yol’dan Devrimci Sol’a, HK’dan Partizan’a birçok siyasi hareket bir anti-faşist cephe oluşturmuş ve beni de kamuoyuna yönelik açıklamalarda komitenin temsilcisi ve basın sözcüsü seçmişlerdi. Anadolu’nun kanlı karanlık dönemiydi. Cezaevlerinden işkence ve ölüm haberleri yağıyordu. Diyarbakır Cezaevi ölüm kuyusuydu. Faşizmi lanetlemek, Türkiye’de olanları dünyaya duyurmak için yurt dışında açlık grevleri, miting ve yürüyüşler gibi eylemler yapılıyordu.
O günlerden biriydi. Apocular, Frankfurt yöresinde yapacakları bir geceye beni de çağırmıştı. Kuşkusuz ki, sözcülüğünü yaptığım gruplarla çelişik bir durumdu. Katılmamam yönünde uyarıldım. Ama açıkçası bu uyarılar içimdeki duyguyu bastıramamıştı. Ozan Emekçi’yi aradım. Duygumu, katılmak istediğimi söyledim. Emekçi, kendisine de bu davetin geldiğini, aynı durumda olduğunu, katılırsam kendisinin de katılacağını belirtti.
Geceye koynumda “Dersim’i Unutma” şiirim ve içten çıkma bir sustalı bıçakla gittim.Kuliste sustalıyı denerken, bir görevli “Halo bu ne, bu bıçağı salona nasıl soktun?” dedi. “Okuyacağım şiirin bıçağı, finalinde yumruğumu kaldırdığımda şiir onu çekecek!” dedim. “Kitle galeyana gelir!” diye uyardı. “Sadece zulüm altında olanların mı öcü var, bu şiirin de birikmiş öcü var, o da benim gibi yasaklı ve sürgünde, o öyle istiyor, uyuşukluktan iyidir!” dedim. Şiir bittiğinde salonun balkonları yıkılacak gibi olmuştu! Final dizeleri olan “Bımre koletî, bıji azadî!” yi kitle dakikalarca bağırmış, zaten sonra da slogan olarak pekişmişti.
Tiyatrocu arkadaşın uyarı raporunda ‘katıldığımdan’ kasıtla ‘suç vurgusu’ yaptığı gece buydu. Zamanın ve hayatın bir cilvesidir: yıllar sonra Basel’de olduğum bir gün “PKK derneğine önemli bir Alevi Dedesi’nin geleceği” söylendi. Baktım, duyuru posterlerinde o tiyatrocu arkadaşın resmi var! Sadece o mu? O dönemin keskin solcunice tipini ilerleyen zaman içinde ‘sol bakışı’ törpülenmiş hallerde gördüm. Kimi, solcu dönemini ‘kaybedilmiş yıllar’ diye niteliyordu, kimi ‘Alevici’ kimi ‘Kürt milliyetçisi' olmuştu; kimi bir insanın düşebileceği en rezil hal olan sistem yalakalığı haline, yani ‘sol maskeli liberalliğe’ düşmüştü.
90’lı yıllara doğruydu. Benim şiirlerimden de besteler yapan müzisyen arkadaşım Ali Asker’le sık sık gecelere birlikte çıkıyorduk ve okuduğum şiirlerden biri de mutlaka “Dersimi Unutma” oluyordu. Asker de Dersimli. Bestelerine benden sürekli şiir istediği için, bir gün içimden öyle geldi, Asker’in de Zaza olduğunu düşünerek, ona “Bu Dünyaya Zaza Geldim” adlı bir şarkı sözü yazdım. Şarkı, “Yaz günümde güze geldim / Zor günümde size geldim / Doğduğum gün göze geldim / Yare yare deli gönül” diye başlayıp, son kıtasında “Şarkılanıp söze geldim / Rüzgârlanıp hıza geldim / Bu dünyaya Zaza geldim / Çağıl çağıl deli gönül” diye finale ulaşıyordu. Zaza varlığı, kültürü, kimliği ve kaderinin renkleriyle işli belki de ilk şiirdi. Asker besteledi, ama şarkıyı dinleyince içim burkuldu kaldı. Çünkü finalini, yani tam da şiire yürek olan “Bu dünyaya Zaza geldim” dizesini “Bu dünyaya insan geldim, bir can geldim” diye değiştirmişti. Yapılacak bir şey de yoktu, çünkü ADA Müzik’te çıkan CD’ye öyle okumuştu. Niye böyle yaptığını ise, “Zaza geldim sözünde ayrımcılık var, ‘İnsan geldim’ sözü ise devrimci bir biçimde her ulusal yapıyı kucaklıyor!” diye açıkladı! “Hadi bir şiire sansürün vahametinden geçtim, ama bu anlayış da Zazalığı yoksamak olmuyor mu?” dedim. Kürt olmadığım halde “Kürt milliyetçiliği”me, bir de Zaza olmadığım halde “Zazacılık” eklenmişti! ‘Olsun’ dedim. Çünkü, Marks’ın, Lenin’in öğretisinde böyle bir şey var mı bilmem ama ben şahsen ezilenle bütünleşmeyi komünist olmanın gereklerinden biri sayarım. Zazalık ne ki, kendimi soyu tehdit altındaki ardıç kuşu gibi hisettiğim bile olmuştur! Asker’e de, ADA Müzik’e de “En azından CD nin kitapçığında şiir orjinal haliyle yer almalı” şartını koştum. Neyse ki kitapçıkta orjinal hali yer aldı. Zaten daha sonra, devrimci kişiliğini korumada özenli Asker’in kendisi de, yaptığı değişiklikten duyduğu üzüntüyü bana iletti.
Bu anıya yer vermemin, Dersim’de çoğunluğun Zaza olmasının ve Dersim Katliamı’nda katledilmeleri konusunun ‘sistemin yüzleşme açılımı’yla ‘kazandığı’ güncellikten öte bir nedeni var: yaşam öyküsünü anlattığım bu “Dersim’i Unutma” şiiri, özellikle Dersimlilerin ve Alevilerin sitelerinde yayımlanıyor. Ve fakat hemen hemen tümünde şiirin finali yani “Bımre koletî / Bıji Azadî” dizeleri konmuyor. Sansür ediliyor. (Dersim’i Unutma Nihat Behram diye arayın görürsünüz.) Şiir bu sitelerde elleri ayakları bağlı geziyor. Bu siteler bir de devrimci siteler! Devlet saldırdığında bilirsin ki devlet terörüdür, adama koymaz! Şimdi bu sansür neyin terörü? Gel de kahrını taşı! Bu durumun nedenini, bu işlerden anlayanlara sordum. Değişik yanıtlar aldım. Biri, “Sözler Zazaca değil, Kürtçe. Dersim sitelerinde sansürü ondandır!” dedi, bir diğeri, “O sözler PKK’nin sloganı, ondandır!” dedi. Bir başkası, “İlk koyan öyle koymuştur, birbirlerinden aldıkları için artık öyle gider!” dedi. Şiirin şu kaderine bak, şaşırdım kaldım! İşin acısı, böğründen bıçaklanmış şiirime yardım için elimden bir şey de gelmiyor! Gözümün önünde kanayıp duruyor! Dersim’in kaderiyle bütünleşmenin bu kadarı da fazla!
İşin kötüsü, şimdi derdin bu yanını deşecek halimiz de yok. Baksanıza, yavşak yandaş medyadan, iktidar sözcülerine, demokrat maskeli yazar bozuntularından kapıkulu liberal sürüsüne ne kadar yüzsüz varsa ampül çevresinde ‘yüzleşme’ diye pır pır dönüyor! Akbabalar gibi kondukları sistem çöplüğünde, hesap sorma duygusunun esamisi bile okunmayan bir gevezelikle ötüyor da ötüyorlar! Hesap sorma duygusu taşımaları mümkün mü? O duygu devrimciye özgü bir duygudur. Hesap sorma duygusunun yanında ‘yüzleşme’ arzusunun söyleyecek sözü mü kalır?Söylese de kıymeti harbiyesi ne? Hele ki sahte ise!
‘Konuşulması tabu’ diye niteledikleri bu konuyu ‘cesaret havariliği’ havalarında konuşanların, onu yıllar ve yıllar öncesinden, gelebilecek her türden belasını göze alarak ve ‘yüzleşme’ mızmızlığıyla değil, hesap sorma anlayışıyla gündeme getirmeye çalışan devrimcilerin çabalarını görmezden gelmelerini ‘körlük’ diye açıklamak yeter mi? Bilinçli bir alçaklık yok mu? Hadi, dinciler için, ‘Dünyadan bîhaber bu cahiller sürüsü, Suphi’den TİP’in kapatılma nedenine kadar, bu konuda komünistlerin neler yaptıkları ve ne bedel ödediklerini nerden bilsinler?’ diyelim. Ya, dinci, gerici sisteme borazanlık yapan sol maskeli, her konuda bilgiç mi bilgiç entel liberaller için ne diyeceğiz?
Halka, inançlara, farklı kültürlere karşı yüzsüzlük simgesi islamo-faşist sistemin yeni maskesi ‘yüzleşme’! Sistemin çabası, ‘Demokrasi açılımı’ kavalıyla halkı ‘kapalı faşizm’e doğru gütmek. Kavalın sesine yükselticilik yine liberallerin görevi. Yeni mavalları bu: yüzleşmek! Sistemin havanında şimdi bu konuda laf öğütüyorlar. Yüzleşmesi için sisteme maske kolleksiyonlarından ‘yüz’ bulmaya çabalıyorlar! Yandaş medya bu ‘çaba’ya endeksli.
Devrimcilerin oldum olası sürdürdüğü çabalar ise yine ‘hasır altı’! Hadi, alçaklar sürüsünün o çabaları görmezden gelişleri bilinçli körlük. Peki devrimci saflar yeterince görüyor mu? Görmeyenlerin başına, “Dersim’i Unutma”nın yaşamı kadar taş düşsün! Belki uyanır, bakınmaya başlarlar!
N.B.

(SolHaber)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1962