Acı Sargısı

~ 02.11.2011, Nihat BEHRAM ~
‘Acı sargısı’ diye sorsanız, sadece doktorun, eczacının, hasta bakıcının değil, belki büyük çoğunluğuyla insanların aklına gazlı bez, yara bantı falan gelir. Benim aklıma ilk gelen şiirdir!
İşe yarar mı? Orasını bilmem! Ben basitçe, acı sargısı dendiğinde aklıma ilk gelen şeyin şiir olduğunu söylüyorum. Hayatın gerçekliğiyle çelişebilir, bunu tartışmam, ama ne yapayım, bu da benim gerçekliğim. İsterdim ki, bütün acıları şiirle sarabileyim.
İşin daha da tuhafı, hangi acı ya da acımın, hangi yara ya da yaramın üstüne şiirle gitmeye kalksam, içim daha çok acır, daha çok kanar! Sarayım dediğim yerde gerçeklik daha da çıplaklaşır.
‘Acı sargısı dendi mi aklıma şiir gelir’ sözümle, “Şimdi çocuğun elini kesse, bekle bir şiir yazayım geçer mi diyeceksin?” türünden makara saran da olabilir! Sarsın! Algı meselesi! ‘Acı sargısı’ dendimi kiminin algısı ‘ecza dolabı’yla sınırlıdır, kimi sınır tanımaz, şiire dek uzanır! Benim ‘hayatın gerçekliği’ dediğim de bu. Yani bıçak kesiği yara da, yürek eziği yara değil mi? Tabiki yavrunu doyurmak için önüne ekmek koyacaksın! Ya yoksa? Yokluğunun uğuldayan boşluğu yara değil mi? Şiirin gerçekliği bu, yani, hayatın acil dertlerinden canalan acı, şiire sıçrasa, geçmesi bir yana, tam tersi: misline katlanır! Acının çıplaklaşması, çığlığa dönmesi başka nasıl olacak?
Doğal ve insani olan da budur. Yani acının aciliyetinde, eylemin sözün önüne geçmesi. Başka şair ‘Hiçbir şey sözün önüne geçemez!’ diye tersini düşünebilir. O şair, dışından bakarak da gerçekliğin parçası olabilecek denli sihirbazsa, ( polis genç kızı tekmelerken) uzaktan seyredip yazsın şiirini! O şiir kimi ilgilendirirse ilgilendirsin, beni ilgilendirmez! Öyle anlarda beni kırbaçlayan duygu, uçarcasına eyleme koşmak, acının omuzdaşı olmaktır!
Ondan ki zaten, göçmek üzere konduğum şu dünyada, yapmak istediklerimle yapmakta olduklarım hep uzak düştü birbirine. Gökyüzüne vurgundum, hücre sürüdüm; sılanın yanığıydım, gurbet yürüdüm! Hâlâ da mazlum acısının birinden öbürüne koşar, zulüm derdinin birinden öbürüne uçar dururum. Eylem sözün önüne geçmiş de, ömrüm şiir sürgünü gönülde mahzun kalmış, olsun, içim rahat: Ne istediğimi de biliyorum, ne yaptığımı da!
NE İSTERDİM
Üzünçsüz tanım isterdim. Dalda sürgün,
toprakta sürüm isterdim. Kırgın günlerime
gönül isterdim. Gurbetsiz ömür isterdim.
Derede köpük, kıyıda kum tanesi,
karadan esen yelde nefes olup
denizi yönüm isterdim. Dalgayı inim,
sedefi canım, mercanı tenim isterdim.
Baharda doğum isterdim. Bahçede sümbül,
kırda sülün isterdim. Üşümez, bükülmez duruş,
tüy benzeri acısız, ağırlıksız ölüm isterdim.
Yağmurunda alkımı olmak isterdim göğün;
yüzündeki sevinci karnı doyan eniğin.
Düğününde geline duvak,
göç yolunda turnaya konak olmak isterdim;
bağrındaki uğultusu kumrunun,
kelebeğin kanadı, koruğun çekirdeği...
Dudağı olmak isterdim
yavrusunu yalayan karacanın,
gagası yuvasına yem taşıyan sakanın...
Gücü olmak isterdim çaresizin; mazlumun öcü...
Kınında dağım olsun isterdim. Ağzımda
toygarla ötüşüp, nergisle söyleşebilen dilim;
koynumda kekik kokulu yârim olsun isterdim.
Moru leylaktan sarınsın isterdim yeryüzü,
karayı sığırcıktan, zeytinden; alı gülden, kirazdan...
Rüzgârla sevişen ağzım olsun isterdim;
melemesi kesilmeyen kuzum, tökezlemez hızım,
anlaşılır nazım... Huyum kadar sazım olsun isterdim.
Aşılmış çöl isterdim, aşınmış dert, koşulmuş çayır...
Merakına yanıt olmak isterdim ayrı düşenin. Ormanda
ardıç, yamaçta mermer, kırlangıçta kanat,
suçta kanıt, dertte yanıt olmak isterdim. Bırakıp
gidebilmek isterdim neyim varsa
yeni doğmuş bir bebeğin göğsüne. Düğümünden
kopmadan çözülen sesim olsun isterdim.
Tüneği ırmaktan, dağdan; ışığı gün, havası rüzgâr;
yücesinde ayın, çukurunda ayvanın çiçek açtığı
dünya kadar kafesim olsun isterdim.
Uçmak isterdim uçabildiğimce; açmak, koşmak
ateşime yettiğince nefesim...
Şüphem yok ne istediğimden!
N.B.

(SolHaber)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1818