Türkiye solcusunun çilekeş bir insan olarak portresi

~ 27.08.2011, Metin ÇULHAOĞLU ~
Çok büyük bir devrimciydi…
Öyle yiğitti ki….
Tam bir enternasyonalistti…
Nice işkencelere, acılara göğüs gerdi, hiç yılmadı…
Bunlar, Türkiye sosyalist hareketinin yitirdiği komünistlerin, Marksistlerin, devrimcilerin ölümünün ardından söylenmesine alıştığımız sözler.
Bu yazının, Mihri Belli’nin ölümünden kısa bir süre sonra yazılıyor olması, yazarı için bir “zamanlama hatası” sayılabilir; yanlış anlamalara, kızgınlıklara yol açabilir. Ancak, kastım açıktır ve şöyledir:
Bir ülkede sosyalistlerin, hele hele mücadelenin belirli tarihsel dönemlerine damga vurmuş seçkin liderlerin ölümlerinden sonra düşüncelerine pek atıfta bulunulmadan salt olumlu kişisel-moral değerleriyle anılıp güzellenmeleri, geride kalanların, halen yaşayanların da fazla “canlı” olmadıklarının işaretidir…
Şöyle de söylenebilir: Bugün Türkiye sosyalist hareketi, kendi tarihine ancak ve ancak kimi seçkin kişilerin solukluluğu, direnci ve mücadeleciliği bağlamında dönebiliyorsa, bunun ötesinde söz konusu kişilerin düşünsel üretimine herhangi bir göndermede bulunma ihtiyacı duymuyorsa, burada bir “gariplik”, hatta “marazi” bir durum vardır…
***
Türkiye sosyalist hareketi, yiğitliği, solukluluğu ve kararlılığı hiçbir biçimde tartışma konusu yapılamayacak olan, özellikle 1967-70 aralığının gençler üzerinde tereddütsüz en etkili kişisi Mihri Belli’yi uğurlarken, örneğin milli demokratik devrim tezine, orduya ve Kemalizm’e bakışına değinilerde bulunsa kendisine çok mu saygısızlık etmiş olurdu?
Bu ülkede, kapitalizmin emperyalizmle iç içe geçmişliğini, anti-emperyalizmin anti-kapitalizm, anti-kapitalizmin de anti-emperyalizm olduğunu, “zinde güçlere” değil işçi sınıfına bakmak gerektiğini o yıllar (60’ların başı) için en gelişkin biçimde formüle edebilen kişi Behice Boran’dır. Behice Boran’ı anarken bütün bunları unutup salt “kadın olmasına” veya 40’lardaki akademik formasyonunun gelişkinliğine odaklanmak doğru mudur? Sonra, 1965-69 TİP’inin gerçekten “parlamentarist” yönelimlerinde Boran’ın da belirli bir payının olduğunu söylersek kemiklerini sızlatmış mı oluruz?
Eski tüfek sosyalistler arasında, gelişkin Marksist formasyonuyla Türkiye’nin özgüllüklerine ilişkin çözümlemeleri kaynaştırma çabalarından hiç vazgeçmemiş bir Hikmet Kıvılcımlı’yı anarken, orduya ilişkin düşüncelerine eleştirel yaklaşmak saygısızlık mıdır?
Türkiye’de sosyalizm fikrinin yaygınlaşmasına çok büyük katkıları olan Mehmet Ali Aybar’ı bu anlamda hayırla anarken, “Leninist örgüt modeli” konusundaki düşüncelerini eleştiremez miyiz?
Nazım Hikmet’in, çok cefa çekmiş, uzun yıllar hapis yatmış ve güzel şiirler yazmış olmanın ötesinde insana ve topluma dair hiç mi fikri olmamıştır?
Kızıldere’yi anarken, Mahir Çayan’ı bir de “sol Kemalizm” “suni denge” ve “politikleşmiş öncü savaş” tez ve değerlendirmeleriyle hatırlamanın neresinde yanlış olabilir?
Yanlışsa, o zaman oturup şunlarla yetinelim:
Mihri Belli: çok yiğitti, işkencelere göğüs gerdi…
Behice Boran: kadındı, çok acı çekti
Kıvılcımlı: prostat kanserinden ölümün eşiğindeyken Bulgaristan kendisini kabul etmedi…
Aybar: sosyalizm fikrinden hiç vazgeçmedi, partisi kendisine nankörlük etti…
Nazım Hikmet: haksız yere çok uzun süre hapis yattı…
Mahir Çayan: Deniz’leri kurtarmak isterken Kızıldere’de katledildi…
İbrahim Kaypakkaya: ser verdi sır vermedi…
Bunları, Türkiye sosyalist hareketini fazla tanımayan yabancı bir komüniste söyleseniz hiç kuşkusuz hepsine saygı duyar, haklarını teslim eder; ama şunu sormadan da edemez: Peki, bu seçkin ve önder kişilerin sosyalist mücadele ve sosyalizme ilişkin fikirleri nelerdi? Bu konularda bir şeyler yazıp çizmediler mi, fikir üretmediler mi?
Sahi, üretmediler mi?
***
Türkiye sosyalist hareketini ısrarla hep “acıların hareketi” olarak görmenin; böyle resmetmenin, değerlendirmenin, romanlaştırmanın ve anılaştırmanın “marazi” bir yanı vardır. Bu marazi yaklaşımın ve onun ürünü olan anlatının bu ülkenin insanlarına artık fazla hitap etmediğinin anlaşılmış olması gerekir. Ha, belki Avrupalı Komünistlere, solculara, demokratlara vb hitap ediyordur; duyduklarında, öğrendiklerinde diyeceklerdir ki “vah vah, şu Türkiyeli solcular da çok cefakâr, çilekeş, hapislerde süründürülen, katledilen insanlar…”
Ama bir yerden sonra onlar da soracaklardır: “Yahu bu insanlar çile çekmenin dışında hiç mi fikir üretmemişler?”
Sahi, üretmemişler mi?
Kim bilir, belki de işin içinde benim de vakıf olamadığım bambaşka bir gerçek vardır. Öyle ki, Türkiye sosyalist hareketi bugün yepyeni, önceki tüm birikimi aşan, çok gelişkin, adeta Marx’ın düşüncesinin daha önceki ütopyacı sosyalistlerin düşüncelerinden kopuşu gibi bir sıçrama yaşamıştır; böyle olunca da milat öncesi sosyalistler için yapılabilecek en iyi şey, öyle düşüncelerine falan hiç bakmadan onları yiğitlikleri, dirençleri ve solukluluklarıyla yâd etmektir…
Gerçekten böyleyse, diyeceğim bir şey yok.
 
(SolHaber 27.08.2011)
Metin ÇULHAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1441