Bir hukuk komedisi

~ 21.10.2020, Mehmet Açar ~

1968 deyince gençlik hareketleri gelir akla… Gençlerin ve sistem muhaliflerinin dünyayı değiştireceklerine inanarak meydanlara çıktığı unutulmaz bir dönemdir.

O yıl ABD’deki gençlik hareketlerinin ilk hedeflerinden biri, Vietnam Savaşı’nı durdurmaktır. Savaş karşıtı eylemler, ağustos ayında Chicago’da yapılan gösterilerle ülke gündeminin merkezine yerleşir.

Eylemcilerin Chicago’yu seçme nedeni, Demokrat Parti’nin ulusal kongresinin yapılacağı şehir olmasıdır. Kongre, partinin yeni ABD Başkanı adayının seçilmesine uzanan sürecin ilk halkasıdır. Eylemcilerin hedefi Kennedy’nin suikasta kurban gitmesinin ardından yıllarca ABD’yi yöneten Lyndon B. Johnson’ın Vietnam politikasını protesto etmek ve Demokrat Parti’yi kamuoyu önünde barışçı çözümlere zorlamaktır.

 

Ne var ki, şehre geldiklerinde güvenlik güçlerini bulurlar karşılarında. Chicago polisinin derdi, gösterilerin olaysız geçmesini sağlamaktan ziyade barış aktivistlerini çatışmaya zorlamaktır. Açık hedefleri, göstericileri Kongre’nin yapılacağı yerden uzak tutarak gerilimi sürekli yükseltmektir. Gizli hedefleri ise sertlik yanlısı tavırlarla göstericileri provoke etmektir. Ülkedeki siyasi kutuplaşma nedeniyle gösterilerde dökülecek kanı pek umursamadıkları bellidir. Biber gazlarını ve coplarını kullanmak için can atarlar. Tek dertleri, yasal haklarını kullanmak isteyen göstericileri ‘isyan suçu’na teşvik etmek; onları ülkenin huzurunu bozan, toplumsal düzeni sarsan unsurlar olarak göstermektir…

1968 kuşağının farklı gençlik grupları, ağustos sonunda Chicago’ya geldiklerinde kendilerini nelerin beklediğinin tam olarak farkında değillerdir. ABD özelinde 1968 gençlik hareketinin belki de en önemli sınavlarından biri olacaktır bu...

 

Başlı başına bir filmi, belki mini diziyi hak eden bir süreç 1968 Chicago olayları… Aaron Sorkin’in yazıp yönettiği ‘Şikago Yedilisinin Yargılanması’ (The Trial of the Chicago 7) ise bu olaylardan aylar sonra 1969 yılının mart ayında başlayan dava sürecine odaklanmayı tercih ediyor. Sorkin, Chicago’da o günlerde yaşananları filmin son bölümünde getiriyor karşımıza. Eylemcilerin kendi içlerinde yaşadıkları çelişkiler ve anlaşmazlıklar, içine çekildikleri tuzağa hazırlıksız yakalanmaları, filmin öne çıkardığı konulardan sadece biri… Ama Aaron Sorkin’in asıl odaklandığı konu, 1969 yılının ocak ayında Richard Nixon’ın ABD Başkanı olmasıyla davanın seyrinin birden değişmesi…

Filmin ilk bölümünde açıkça vurgulandığı gibi, Nixon’ın ve yeni Adalet Bakanı’nın hedefi, seçim kazanmanın verdiği özgüvenle eylemcilere bir ders vermek ve lider kadroları isyana teşvikten yargılayıp 10’ar yıl hapse mahkûm etmek…

ABD adına utanç verici ve yer yer çok üzücü bir ‘mahkeme komedisi’ seyredeceğimizi, Joseph Gordon-Levitt’in canlandırdığı savcı Richard Schultz’un kapalı kapılar ardında aldığı siyasi direktiften hemen anlıyoruz… Chicago’nun en vasıfsız ve peşin hükümlü yargıcı Julius Hoffman’ın (Frank Langella) davaya verilmesinde de hiç kuşkusuz Nixon yönetiminin payı var.

 

Chicago’daki gösterilerle hiç ilgisi olmayan Kara Panterler Partisi liderinin sırf jüriyi ve kamuoyunu etkilemek adına mahkemeye çıkarılması, davadaki hukuksuzluğun ilk tezahürlerinden biri. Yargıcın, avukatı hasta olduğu için duruşmaya katılamayan Bobby Seale’in (Yahya Abdul-Mateen II) kendini savunmasına karşı çıkması da kuşkusuz ayrı bir mesele…

Ama dava süreci ilerledikçe, tüm bunların sadece ‘aperatif’ olduğunu, iddia makamı ve yargıcın çok daha inanılmaz uygulamaların altına imza atacağını görüyorsunuz. Dava bir süre sonra, iddia ve savunma makamları arasında görülen bir duruşma süreci olmaktan çıkıyor. Suçlanan muhalifler, avukatları ve yargıç arasında geçen, hukukun temel ilkelerinin ayaklar altına alındığı bir mücadeleye dönüşüyor.

Seyrederken gülüyor, üzülüyor, sinirleniyor ve tüm bunların 20. Yüzyıl’da bir ABD mahkemesinde yaşandığına inanamıyorsunuz. Yargıcın tutanaklardan çıkarılmasını istediği konuşmalar, sorgular bir yana, savunma makamının lehine gelişebilecek tüm aşamalarda jüriyi mahkeme salonundan dışarı çıkarmasına aklınız ermiyor. Michael Keaton’un canlandırdığı Ramsey Clark’ın tanık sandalyesine oturduğu sahne ise hukuksuzluğun zirve noktası gibi…

 

Özetle, hayal ürünü bir hikâye olsa gerçekte yaşanacağına ikna olamayacağınız bir sürü şey olup bitiyor. Ama Aaron Sorkin’in 2 saati aşkın bir süre boyunca tek hedefi davanın politik niteliğinin altını çizmek değil… Lider kadrolar üzerinden ‘1968 ruhunun farklı bileşenlerine’ bakmak istediği belli.

Açıkçası dramatik açıdan filmin zorluk derecesini yükselten ve filmin artistik puanlarını biraz düşüren bir hedef bu… Çünkü mahkeme sürecinin öne çıktığı bir filmde lider kadrolar üzerinden bir dönemin politik dinamiklerine bakmak öyle çok kolay değil. 1968 hareketini, lider kadroların dava sürecinde yaşadıkları anlaşmazlıklar ve tartışmalar üzerinden yakalamaya çalışmak, hikâyeyi ister istemez olumsuz anlamda basitleştiriyor, karakterleri daha köşeli hale getiriyor… Ama iyi yazılmış diyalogların ve oyuncuların etkisiyle eksiklerini unutturan bir film seyrediyoruz.

‘The Social Network’, ‘Moneyball’ ve ‘Steve Jobs’ gibi senaryolarıyla tanıdığımız Sorkin’in dolu dolu, yoğun bir filme imza attığı kesin. Senaryoyu 2007’de Steven Spielberg için yazan ve süreç içinde yönetmenliği de üstlenen Sorkin, filmi daha çok Chicago 7’lisinin arasındaki ilişkiler üzerinden geliştiriyor. Davanın sonlarına doğru, savunma makamı adına tanık koltuğuna kimin oturması gerektiğine dair yapılan akıl yürütme ve tartışmalar, günümüzdeki muhalifler için de zihin açıcı nitelik taşıyor. Özellikle de Trump Amerikası’ndaki muhalifler için…

İki sistem muhalifi olarak Abbie Hoffman (Sacha Baron Cohen) ve Tom Hayden (Eddie Redmayne) arasındaki farklılıklar, Sorkin’in öne çıkardığı konulardan biri… Biri, her tür otoriteye ve toplumsal tabuya karşı çıkan bir hippie… Diğeri ise geniş kitleye hitap eden daha sistematik bir siyaseti savunuyor. Chicago’daki gösterilerde ve dava sürecinde sık sık görüş ayrılıklarına düşüyorlar.

 

Avukat William Kuntsler (Mark Rylance) ise filmin ‘gizli bilge adamı’ gibi… Mahkeme salonunda gerçek anlamda hukuku temsil eden birkaç kişiden biri. Savcı Schultz biraz daha geliştirilse, politik fikirleriyle hukuk devletinin değerleri arasında kalan bir karakter olarak filme daha çok şey katabilirdi aslında... Ama Sorkin onu anaakım klişelerine uygun bir karakter haline getirmiş. Vicdani retçi, her tür şiddete karşıt olan, aile babası David Dellinger (John Carroll Lynch) da biraz geride kalan karakterlerden.

Film, hiç kimsenin tek ana karakter olarak sivrilmediği bir takım oyunculuğuna dayanıyor. Yargıçta Langella, öykünün antagonisti olarak üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor. Asıl kötü adam Nixon ise muhaliflerin kullandığı ofisteki posterle filme dahil oluyor.

Eddie Redmayne önceki filmlerine oranla daha farklı bir karakter ve imajla geliyor karşımıza. Kendi adıma en çok Sacha Baron Cohen’i ve Bonny Seale’i canlandıran Yahya Abdul-Mateen II’yi beğendim. Seale karakteri üzerinden Kara Panterler’in o yıllarda yaşadıklarına yapılan vurgular da kuşkusuz anlamlı ve önemli…

Yönetmenliğe 2017 yapımı ‘Molly’s Game’ ile başlayan Sorkin, tümüyle hikâye anlatımına odaklanan bir yaklaşım benimsiyor. Nerde ne gerekiyorsa onu yapıyor. Üsluba ya da imgelere değil; hikâyeye, karakterlere ve filmin politik meselesine odaklanıyor. Filmin Phedon Papamichael imzalı görüntülerini ve belgesel arşiv kayıtlarıyla aktüel çekimlerin birleştiği hızlı kurgu sahnelerini de sevdim…

Sinema salonlarında gösterime girmesi planlanan ‘Chicago Yedilisinin Yargılanması’, 25 Eylül’den sonra başta ABD olmak üzere 10 ülkede sınırlı sayıda salonda gösterime girdi. 16 Ekim’den itibaren de Netflix içeriğine dahil oldu. Son olarak, filmin Oscar ödüllerinin önde gelen adaylarından biri olduğunu belirtelim.

https://www.haberturk.com/yazarlar/mehmet-acar/2842378-bir-hukuk-komedisi

Mehmet Açar | Tüm Yazıları
Hits: 327