30 Ağustos, Bir Devrin Battığı Yer ve 'Süvari Teğmeni Parmaksız İrfan'

~ 30.08.2020, Cihangir Akşit ~

(1’inci Bölüm)

 

Bu yazımız, her daim çok güvendiğimiz asla umudu kesmemiz gereken “Genç nesillerimizedir.” İki bölümden oluşmaktadır…

 

Bugün “30 Ağustos” …

 

Afyon Koca Tepe’de de “Bir devir batmıştır”.

 

“Bir devir” o hep söylendiği gibi sadece “Çanakkale’de batmamıştır”.

 

Hatta Afyon dağları, Koca tepe, Ahır Dağları, Çiğiltepe, Belen tepe, Tınaz tepe, Hacce tepe, Tordugüneyi tepe, Kalecik Sivrisi, Toklu Sivrisi, Kazuçuran tepe, Sincanlı Ovası, Kaplangı dağı, Aslıhanlar ve Dumlupınar 1922 itibarıyla, asıl “Bir devrin battığı yerdir!” …

 

Aynı zamanda Cumhuriyet dönemi öğretmeni olup güzel nesiller yetiştiren şair ve edebiyatçı Necmettin Halil ONAN acaba insanın tüylerini diken diken eden şu aşağıda sıralanan mısraları sizce sadece “Çanakkale Muharebeleri” için mi yazmıştır?

 

“Bir Yolcuya;

 

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

 

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, bir vatan kalbinin attığı yerdir.

 

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda gördüğün bu tümsek Anadolu'nda,

 

İstiklal uğrunda, namus yolunda can veren Mehmet’in yattığı yerdir.

 

Bu tümsek, koparken büyük zelzele, son vatan parçası geçerken ele,

 

Mehmet’in düşmanı boğduğu sele mübarek kanını kattığı yerdir.

 

Düşün ki, haşrolan kan, kemik, etin yaptığı bu tümsek,

 

Amansız, çetin bir harbin sonunda, bütün milletin hürriyet zevkini tattığı yerdir.”

 

Okudunuz; biz hiç öyle tek bir muharebe için yazıldığını sanmıyoruz. Velev ki Çanakkale için yazılmış olsun; Büyük Taarruz için de geçerli olduğu bir gerçektir…

 

Tarihi boyunca çilekeş ama yılmayan, bu çok fedakâr ve kahraman ulus ve onun bağrından çıkan Mehmetçik için yazılmıştır aslında…

 

O gün orada Afyon Ovasında hakikaten de şiirdeki gibi “bir devir batıp, yepyeni bir devir başlayacaktır” …

 

Etkileyici ve insanı düşündüren, derin düşüncelere sokan bu duygulu şiir dolayısıyla tek bir muharebeye atfedilemez bizce… İçinde Mehmet’lerin canının ve kanının bulunduğu yurt savunmasındaki her yer için geçerlidir. Tekrar tekrar okuyunca, oldukça eminiz ki, hele tahsilini yarım bırakıp da Anadolu’ya Mustafa Kemal Paşa’nın liderlik ettiği Millî Mücadele’ye katılan rahmetli Onan da bizim gibi düşünüyordu …

 

Çünkü acımasız emperyalizmin boyunduruğundaki Osmanlı Saltanatına ve de insanımıza zorla dayatılan o ölümcül Sevr anlaşmasının kıskacını kıran, boyunlara ve ayaklara geçirilmiş esaret prangasının koparılıp atıldığı, tam olarak “özgürleştiğimiz”, anlam bakımından da bize göre bu özellikleri nedeniyle bütün savaşların en büyüğü olan “Büyük Taarruz” birkaç hafta içinde, can ve kan pahasına da olsa İzmir’de kesin askeri ve siyasi bir zaferle son bulacaktır… 

 

Hemen gözünüzün önüne getirin; oralarda Çal tepe anıtındaki, o Ay yıldızlı bayrağı kavrayan toprağı yırtıp, anlayan için adeta “İşgal ve esarete son, özgürlük!” diye topraktan fışkıran o kanlı şehit eli heykeli, tam da Dumlupınar Meydan muharebesinin yapıldığı yerlerdedir…

 

Bilmeden basıp geçmeyin oraları…

 

İşte yukarıdaki o insana heyecan veren mısraları, onlar dudaklarınızdan yavaşça dökülürken, gözlerinizi şöyle hafifçe kısıp, bir yandan da o günleri yani 26-30 Ağustos 1922’leri, o zamanlar orada olanları, empati yaparak “Büyük Taarruzu” düşünmeye başlayın…

 

98 yıl önce bugün oralarda; bizim de dedemiz 17 yaşındayken Kuleli Askerî Lisesinden Anadolu’ya kaçıp Mustafa Kemal Paşa’nın ordusuna Millî Mücadeleye katılan Süvari Teğmeni İrfan Uludoğan’ın (1-337) da aralarında yer aldığı, bir çoğumuzun dedeleri, büyük babaları, büyük amca ve dayıları, ulusça tam bağımsızlık uğruna çok büyük bir “ölüm kalım savaşı” veriyorlardı…

 

                                                  

 

                                         Süvari Teğmeni İrfan Uludoğan (311-1)

 

Memleket evlatları artık, asırlardır o Osmanlı’daki gibi sağda solda fetihler yapmak için savaşta değillerdi … Yurt diye bildikleri ellerinde son kalan baba yadigarı topraklarını, o tek varlıkları olan canlarını ortaya koyup kurtarmaya çalışıyorlardı. Üstelik İngiliz-Fransız işgali altındaki payitaht İstanbul’da bir kuklaya dönüşen aciz Padişaha da yeni kurulan TBMM’nin iradesinde ve onun seçtiği Başkumandanları Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde olarak açık olarak “baş kaldırmışlardı” …

 

Bir devir gerçekten de batıyordu… Çilekeş Anadolu, artık esarete direnmeyi ve bağımsızlık idealini seçmişti… İşgalci Yunan Ordusu ya Afyon ovasında mağlup edilecekti ya da zaten sürmekte olan o acı esaret iyice kemikleşecek, bayraklar tam olarak inecek, ezanlar da giderek tümüyle susacaktı…

 

Subay savaşı denilen o “Sakarya meydan muharebesi” geçen sene kanlı bir zaferle aşılmış ve artık sıra, işgalcilerin yurt topraklarından sökülüp tam anlamıyla dışarıya atılmasına gelmişti… 15 Mayıs 1920’den itibaren İzmir’den başlayan haksız hukuksuz işgal sırasında iki yıldır, hemen her taraftan işitilen, o biçare Anadolu insanına yaşlı genç, kız çoluk çocuk denmeden yapılan mezalimlere devam ediliyordu…

 

Hınçlanarak iyice bilenen, siperlerinde düşmana doğru o sabah şafakta başlatılan korkunç ateş cehenneminin kesilmesini ve ileriye atılmayı bekleyen, çoğu sıska kavruk çelimsiz görünümlü ama yiğit memleket evlatlarının aylardır beklediği o kutlu an, işte gelip çatmıştı…

 

Şimdi lütfen “hiç değilse beş-on dakika olsun”; Türk Ordusunun 26 Ağustos sabahı şafak sökerken aniden başlattığı o dehşetengiz topçu ateşi baskınının karşısında o “Aşılamaz!” denilen dikenli tellerle sayısız kum torbalarıyla, sayısız demir kazıklarla sağlamlaştırılan çok kuvvetli tahkim edilen, bol makinalı tüfek-ağır topçu baraj ateş tuzaklarıyla planlanmış kesif tel örgüleriyle çevrelenmiş çok kuvvetli direnek noktalarıyla dolu düşman siperlerinin, bir anda içindekilerle birlikte paramparça olup havalara savrulmaya başladığı, o duman ve alev cehennemine dönen kan ve barut kokan anı, ”oturduğunuz rahat koltuğunuzda hayal ediniz!”…

 

Bir an olsun elinizde süngünüz, az sonra hücum borusunun çalmasıyla ileriye, namlu nişangahından size bakarak eli tetikte bekleyen düşmana doğru, sizi hedefleyen mitralyözlerin ölüm kusacağı, topçu mermilerinin alev toplarıyla üzerinize düşmeye başlayacağı, on binlerce namluya karşı, hızla atılmaya hazır ancak gergin halde ve gökyüzüne doğru bakıp fısıldayarak dua ederken, kendinizi o nem kokan toprak siperde, soluk soluğa, kalbinizin küt küt fırlayacakmış gibi attığı o anı siz de hissedin…  

 

Ya da biraz gerilerde gizlenmiş bir vadide, ilerilerde patlamaların devam ettiğinin farkında olarak az sonra sırası gelip de emir verilince hızla at binip, tunçlaşmış suratlarla önce sessizce ileriye yanaşarak, sonra da aniden bir taarruz borusuyla düşmanın piyadelerine, toplarına, makinalı tüfeklerine doğru birlikte atılacağınız, kader arkadaşınız, o canınızı emanet edeceğiniz donuk gözlü “Sarı kız” adını verdiğiniz o Anadolu gibi görünürde sıska atınızın burnunu tutup, başını-sağrısını okşayarak, ona belki de son kez bir avuç saman vererek göz göze bakıp birbirinizi cesaretlendirirken, başınızı kaldırıp göklere doğru size “çok güç ve talih vermesi” için dua ettiğiniz, canınız kadar sevdiğiniz aile fertlerinizi azıcık olsun göz önüne getirdiğiniz, o heyecanlı ve endişeli anları düşünün…

 

Ucunda şahadet olsa da heyecanını tutamayıp etrafınızdaki yerlere belli etmeden hayatında hiç cenk etmemiş sakalı bile yeni çıkmaya başlamış ama yaşını büyütüp cepheye koşup gelmiş bazı kusanların da olduğu, atların hırıltıları hariç, “tık” sesi çıkmayan gergin ortamı şöyle bir kafanızda canlandırın …

 

İşte, tam 98 yıl önce bugün; çorak toprakları haksız hukuksuz işgale uğramış, işgalde çok mezalim görmüş Türk Milletinin ve Mustafa Kemal’in emrindeki, zafere yakın ve ona çok susamış yürekli Ordusu o verilen ani komutla, bir anda Afyon sırtlarından adeta sel olup, tozu dumana katarak süngülü piyadeleriyle, süvarileriyle gece gündüz, kayalık orman, dere tepe demeden muazzam bir hızla, tam dört gündür Sincanlı Ovasına doğru akmaya başlamıştı…

 

Yunan Komuta heyeti ve Başkomutanı Hacıanestis peş peşe büyük birkaç stratejik hata yapmıştı: Her şeyden önce “Komutan kritik yer ve zamanda orada bulunur” stratejik kuralını göz ardı etmişti, İzmir civarlarındaydı… Üstelik muhtemel bir Türk taarruzunun yığınak yerini (Şuhut-Afyon) onca keşif uçaklarına ve tespit etme imkanlarına rağmen belirleyememişti. Hepsinden de önemlisi, taarruz baskın tarzında aniden güney istikametinden büyük bir hızla başlayınca da o çok güçlü ve güvendikleri gururlandıkları “ihtiyat İkinci Kolordusunu” tereddütte kalarak kullanamamış ve o süregelen tereddüt içinde “Acaba Türklerin asıl taarruzu, kuzeydeki Yakup Şevki Paşa’nın İkinci Ordu bölgesinde mi yoksa güneydeki Afyon önlerindeki Sakallı Nurettin Paşa’nın Birinci Ordusunda mı?” sorusunun cevabını bir türlü bulamamıştı.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın; Erkanı Umumiye Reisi Mareşal Çakmak ve Cephe Komutanı İnönü ile birlikte yönettikleri o anki muharebe alanı durumu için, böyle Yunan asıl ihtiyatlarının hâlâ ordugâh yerlerinden kıpırdamadıklarını ve çok büyük stratejik bir kumandanlık hatası yaptıklarını artık gecikme iyice belirince, bunu tam olarak anladı. Bunu anlar anlamaz, onun o muhteşem “stratejik askeri zeka” parıltısıyla dolu masmavi gözlerinin bir anda çakmak çakmak olduğunu ve o an hafifçe tebessüm ederek ve de taarruzun başladığından beri süren omuzlarına çökmüş, o çok ağır sorumluluk duygusunun yükünden ilk kez biraz olsun kurtularak “İşte şimdi (… …tim  senin ??) Hacıanestis! Gel de ordularını kurtar!” diye hırsla ve sessizce söylendiği de bizlerin yetiştiği o eski Harp Akademileri ve Kurmaylık sisteminde sık dokunup elenip “Harp Tarihi öğretmenliği yapar!” kaydı verilerek, titizlikle seçilmiş, deneyimli olduğu kadar bazıları Harp Tarihi anlamında bilge, o harp tarihi kurmay öğretmenlerinin kulaktan kulağa askeri kuşaklara, yeni kurmay adaylarına aktardığı ve de ta bugünlere kadar bizlerle ulaşan bildiğimiz sözleridir …

 

Topçular durmaksızın her tarafı hallaç pamuğu gibi atıyor, gökten alev ve ölüm yağdırıyordu. Piyadeler ise kanlı süngüleriyle sel gibi yokuş aşağı akarak bütün karşılarına çıkan siperleri yarıyor, dalga dalga koşarak aşıyor, enselerine yapıştıkları bulundukları yerleri savunmaya çabalayanlarla göğüs göğse süngüleşerek onları oralardan siperlerinden söküp atıyor, o perişan halde çekilmeye çalışanlara da “tekrar bir yerlerde savunma kuramasınlar” diye çok sıkı takip uygulayarak katiyen aman vermiyorlardı… 

 

27 Ağustos günü bazı tepeler Çiğiltepe, Kazuçuran gibi siperler kanlı bir şekilde direniyor, el değiştiriyor ama Türk Ordusu’nun ilerlemesi durdurulamıyordu… Kutsal vatan toprakları, Reşat Çiğiltepe gibi onurlu Tümen Komutanlarını dahi içine alıp, binlerce Mehmetçiğin canları ve kanları pahasına köyleriyle kasabalarıyla bir bir kurtarılıyordu…

 

Ama sonunda 28 ve 29 Ağustos günleri artık gelişen durum yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı… Afyon’ da ki Yunan siperleri 3-4 gün içinde kısa sürede neredeyse tümüyle ele geçirilmişti. Şok yaşayan şaşkın düşman piyadeleri muharebeleri kesip hızla, geriye çekilme mücadelesi içine girmişlerdi.

 

“Akıncılar” denilen günlerdir neredeyse at sırtından inmeyen, cephenin en solundan Ahır dağlarını aşarak ilerleyen on binlerce kılıçlı tüfekli süvari ise, yıldırım gibi tozu dumana katarak Yunanlıların hiç beklemedikleri bir hızla köyleri bir bir işgalden kurtara kurtara önüne geleni kılıçlarıyla biçiyordu. Bu süvari bölükleri aniden toparlanmaya çalışan Yunan tümenlerinin içlerine dalarak gerilerindeki lojistik tesislerinin, topçularının bütün telgraf ve geriyle ileriyle irtibat hatlarını parçalayıp yok ediyor ve endişe içinde hızla can pazarında savaşa savaşa çekilmeye çalışan düşman piyadelerinin bazen hızla yanlarından geçip sürekli kanatlara sarkarak inatla bunların gerilerini kuşatmaya çalışıyorlardı …  

 

Cesur ve gözü kara süvariler, siperlerinde direnmeye çabalayan endişeler içinde boğulan Yunan komutanlarına ve askerlerine karşı canları pahasına yarattıkları o yıldırım hızlarıyla şok edip adeta her tarafta dehşeti yaşatıyorlardı …

 

Geleneksel olarak Ordu kendisine ve milletine karşı yapılanı, mezalimleri asla unutup affetmezdi. İşte şimdi sıra o muharebe meydanlarındaki büyük rövanştaydı…  … 

 

Bizim de canımız, rahmetli dedemiz, gencecik taze Teğmen İrfan Uludoğan da emrindeki, o kendisi gibi hepsi de ana baba kuzusu Anadolu’nun bağrından kopup da namus bildikleri vatanları ve bağımsızlıkları için karşılık beklemeden koşup Mustafa Kemal’in ordusuna katılan 35 kişilik süvari Mehmetçikleriyle at üstünde bu şaşkın Yunan piyade birliklerinin içine “Allah Allah!” diye haykırarak yalınkılıç dalanların arasındaydı…

 

Oysa Dedemiz Kuleli’den kaçtığı günün ertesinde o sıralar Yunan işgali altındaki Bursa’daki baba evini gizlice ziyaret ederek, Mustafa Kemal Paşa’nın ordusuna katılmak için Anadolu’ya geçeceğini haber vermek ve anasından babasından son kez helallik isteyip vedalaşmak istemişti. Ama tam karşılarındaki ekalliyetten komşuları ne yazık ki Dedemiz oradan ayrılır ayrılmaz bunu gördüğünü Yunan işgal kuvvetlerine koşup bildirmiş ve sevgili babası bu ihbarın ardından ne yazık ki bir ev baskınıyla aniden tutuklanmıştı.

 

Ancak tıpkı diğerleri gibi işte o gün dedem de “Afyon ovasında, Dumlupınar’da” kendilerine ateş kusan, uzuvları bıçak gibi kesip biçen, can alan, kor haline gelmiş, aralık vermeyen makinalı tüfek barajlarına ve de alevli namlulara doğru atıyla, bütün hızıyla yalınkılıç taarruzla ilerilere doğru dört nala akarken, ansızın, “vurulup” bugün o bazılarının “bilmeden basıp geçtiği” bir metre karesi bile kanla sulanmış o mukaddes kara toprağa düştü…

 

Derken o sırada her iki Türk ordusunun piyade tümenleri ve kolorduları da iki taraftan o neredeyse yedi piyade tümenlik, şaşkın ama savaşmayı bırakmayan çok büyük bir Yunan kuvvetini istenilen bölgeye sürüp, dahiyane bir kurmay planlamasıyla kuşatmaya başladılar…

 

O adeta demir mengene gibi giderek sıkıştıran, güçlü, inatçı, amansız ve kararlı olduğu kadar çok da hızlı akan ordu piyade birlikleriyle, Kızıltaş vadisi denilen yerde, Fahrettin Paşa’nın yıldırım gibi dağlardan ovalardan akan akıncı süvarileriyle de ağzı tamamen kapatılan “düşmanı imha çemberine alma manevrası” en sonunda tamamlanmıştı artık…

 

Böylelikle de Yunanlıların generalleri dahil o çemberin içerisinde, 4, 5, 9, 12, 13’üncü tümenleri tümüyle ve de 1 ile 7’nci tümenlerinin de önemli bir bölümü bu imha çemberimizin içine düşmüşlerdi.

 

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın emir komuta edebilmek için Zafer tepe gibi en kritik yer ve zamanda orada bulunmak suretiyle harekatın yine seyrini belirliyordu. O emrindeki çok yetenekli Türk kurmay heyetleri; taarruzun başlangıcından itibaren “haritada her çizdikleri okun insanların kaderleri olduğunu” bilerek, titizlikle muharebe alanını çok yakından onunla takip ediyor, hepsi de onun emrinde hızla gelişmekte olan bu durumu, soğuk kanlılıkla analiz etmeye devam ediyorlardı.  

 

Çok çetin çatışmalar oluyordu. Yunanlılar üstelik birkaç kez, o öldürücü çemberden kurtulabilmek için Dumlupınar’a doğru vurup çemberi yarma girişimine teşebbüs etseler de yoğunlaştıkları Ada tepe mıntıkasından, bitmeyen şiddetli süngü taarruzlarımız nedeniyle bir türlü çıkamadılar. Oraya zorunlu olarak öyle iyice yığılmak durumunda kaldıkları için de gerek çemberin daraltılmaya başlaması gerekse de orayı müthiş bir isabetle bulan dehşetengiz topçu ateşlerimiz karşısında çok ağır zayiat vermeye başladılar…

 

General Trikupis[1], sonradan yayınladığı anılarında şunları söylemiştir[2]:

 

“… Derhal cepheye gitmek istemeyen birliğin yanına koştum… sonuna kadar mukavemet etmelerini söyleyerek takip etmelerini istedim. Fakat onlar reddederek mermilerinin olmadığını ve bu sebeple boş yere ve maksatsız ölmeyeceklerini söylediler… Daha küçük birliklerin de komutanları ise askerlerin Türklere karşı gitmek istemediklerini bildirdiler. Bazıları da başlangıçta işgal etmiş oldukları siperlerini terk etmişlerdi. Bazılar da kendilerini boş yere telef edecekleri için bunun devam ettiği taktirde subaylarını bağlayıp Türklere teslim edeceklerini söylüyordu… Ateş açma emri verdiğim topçuların ateşinin gecikmesi üzerine de şu haberi aldım. Silahlı piyade askerleri, topçularımızın etrafını sarmış ve “şu andan itibaren Türklere ateş açıldığı taktirde kendilerinin de bunlara ateş açacaklarını” söylediklerini öğrenmiştim… Derhal küçük birlik komutanlarına subay ve askerleriyle beraber sonuna kadar mukavemet için siperlerine girmelerine emrettim. Fakat istisnasız bütün subaylar bana askerlerinin artık savaşmak istemediklerini, mücadelenin boş olduğunu söylediler. Bu acıklı durumda kalınca top ve makinalı tüfeklerin tahrip edilmelerini emrettim… Mevcut subaylar bana askerin bu takındığı tavır hakkında imza verdiler…”

 

Yunan cephesindeki durumu anlamak için Trikupis’in yukarıdaki bu sözlerinin dışında bir söz söylemeye gerek yoktur.

 

İşte böylece “30 Ağustoslarda bilmeden basıp geçtiğimiz o yerlerdeki” çoğu fakir Yunan askerleri kurnaz İngilizlerin kışkırtmasıyla giriştikleri o “Anadolu Macerasından” Dumlupınar Meydan Muharebesinde yenilerek perişan bir şekilde hayalperest komutanları ile “yere silah bırakarak” özellikle de 2-3 Eylül’den itibaren vaz geçmeye başladılar. İşte 30 Ağustos ile sembolleşen o gün, çember içinde kalan Yunan Ordusunun beyaz teslim bayraklarıyla elleri havada, süngüsüyle avına atılmaya hazır bekleyen Mehmetçikten af dileyerek ve de medet umarak, canlarını kurtarmaya çabaladıkları gündür. Mustafa Kemal Paşa’nın ise fedakâr ordusuyla omuz omuza orada Başkomutanlık meydan muharebesinin asıl galibi olduğu gündür…

 

Onun için “Bastığın yeri tanı!” diyoruz…

 

Zaten Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bu zaferin hemen ardından anında “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” direktifini vermişti bile… Meydan muharebesi kazanmış o ilk süvarilerimizin İzmir’e varmaları ise dokuz günü bile bulmayacaktır…

 

İşte bütün bunları sizlere bir nebze yardımcı olabilmek için, sadece ve sadece o anı hayal edebilmeniz için yazdık.

 

Çünkü o günü eğer hayal edemiyorsanız, bizce “o anın hatta bugünlerin değerini” de pek bilemezsiniz bize göre … O günlerde Anadolu’da o bozkırlarda yaşanan büyük fedakarlıkları ve onca kendini adamayı da asla “Hak edemezsiniz!” …

 

Hepimizin işte bu anı ve bizler için yapılan fedakarlıkları; o bedenlerini kollarını bacaklarını gözlerini parmaklarını ateş cehennemlerinde Afyon ya da Sincanlı ovalarında bırakanlara karşı; bu ulusun “Tam Bağımsızlığı ve Cumhuriyet için” ve de bizlerin de bugün bu topraklarda hür yaşayabilmemiz için, o  tek servetleri olan canlarını, dağlarda taşlarda bir kaya dibinde, küçük bir toprak çukurda seve seve feda edenlere karşı; bozkırda gölgesiz bir ağaç dibine kanlı yarası avucunda kıvrılıp o son nefeslerini huzurla verenlerin o eşsiz fedakarlıklarına layık olabilmek için, acaba en azından bugün “o anı-o zamanları ve o yerleri-o insanları” saygıyla hatırlayıp, hatırlamamız gerekmez mi?

 

30 Ağustos işte bunun için önemlidir. “Hak etmek” gerekir…

 

Hem o anı bizler sizler hayal edemezsek, o çok fedakâr nesli ve güzel insanları eğer o zamanlardan ders alarak güzel anamaz isek, sizce orada şikayetçi ruhlar oluşmaz mı? Zira o zaman, onlar oralarda o kritik günlerde boşuna canlarını kaybetmiş olmazlar mı?

 

Yakın tarihe ders alıcı mantıkla ilgi göstermek, çok okumak, bugünle kıyaslayarak sorgulayıp daha fazla öğrenmek, o zamanki koşullarda nasıl neden nerede fedakarlıklar gösterildiğini, şimdi artık hepsi de o toprak olan güzel insanları, Kurtuluş Savaşı kadrolarını, özüyle anlamak tanımak ne güzeldir ki… Biz bütün bunları da düşünmenizi sorgulamanızı isteriz…

 

Teğmen İrfan’a “o gün toprağa düştükten sonra ne olduğunu mu” merek ettiniz, o halde onu da ikinci ve son bölümümüzde biraz özetleyelim arzu edenler için…

 

(Birinci Bölümün Sonu-Devam edecek)

 

[1] Bilinenin aksine Trikopis doğru değildir, doğrusu Trikupis olacak… Bu hata eski yazının yeni yazıya çevrilmesi nedeniyle oluyor.

 

[2] General Nikolas Trikupis, “General Trikupis’in Hatıraları, çev. Ahmet Angın, Hüsnütabiat-Ar Matbaası, 1967, İstanbul.

 

Cihangir Akşit | Tüm Yazıları
Hits: 302