Fransız Devrimi ve Terör Dönemi: Seküler Devlet Kilisenin Karşısında

~ 14.07.2020, Orhan Volkan Taner ~

 

 

Devrim sabırsızdır. Sokaklarda atılan sloganlar onu daha da hızlı olmaya iter. Halkı bir arada tutan gelenek ve görenekler vahşice, ivedilikle yıkılır. Arkalarında bir sürü sosyolojik gerçeklik yatsa da devrimlerin bu aceleci tavrı fanatiklik ile birleştiğinde birçok meselenin net bir şekilde görülmesini engeller. Yılların harmanladığı süreçlerle oluşmuş toplum yapısı, hiyerarşisi ve inancı, görülmeyenlerin, irdelenmeyenlerin en önemlilerindendir. Mefhumlar dünyasında ütopik bir inşaat projesine odaklanmış devrim, niteliğini fanatikçe belirlediği yeni bir inanç sistemi yaratmaya kendini o kadar kaptırır ki, kendisini ortaya çıkaran (en azından entelektüeller nezdinde) rasyonel mantığı geri plana iter. Bu da devrimin liderlerinden yani onu üreten akıldan kopması demektir. Fakat şurası da bir gerçektir ki devrim halk arasında yayılabilmek için argümanlarını Gustave Le Bon’un sınıflandırmasıyla duygusal ve mitik mantık üzerine kurmak zorundadır. Yani devrim büyük bir ikilem üzerine kuruludur. Toplumun bütün temellerini vulgarca sarstıktan ve evrimsel süreçlere kafa tuttuktan sonra devrimin ateşi söner. Radikallik, partizanlık ve gözü dönmüşlük bir süre sonra toplum üzerindeki etkilerini yitirir çünkü yüzyıllarca devam eden süreçlerin birbirine eklemlediği teamüllerin frenleyici etkisi onları yenilgiye uğratır. 1789’da bu durum deneyimlendi fakat 1789’dan 1794’e Fransız halkı öyle bir boşalma yaşamıştır ki ülkenin sarsıntısız bir politik tarihinden bahsedebilmek için yüz elli yıl beklemek gerekecektir.

 

 

 

Gallerli tarihçi Gwynne Lewis Fransız Devrimi’nin retoriği olan “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” ile devrimi yönlendiren “mülk ve refah sahibi elit” arasındaki ciddi karşıtlıkların varlığına işaret etmişti. Devrimin gizeminin çözümlenmesi için “mülkiyet” kavramı bir anahtar niteliğindeydi. İnsan Hakları Bildirgesi’nin 17. maddesi mülkiyeti “ihlal edilemez” ve “kutsal” olarak tanımlamıştı. Aralık 1789’da Kurucu Meclis tarafından çıkarılan ilk yasalardan bir tanesi oy verme hakkına sahip olmak için gerekli şartları izah ediyordu. Seçmen olabilmek için üç iş gününe eşdeğer vergi ödemek gerekliydi. Bir vekil olarak seçilebilmek için ise devlet, vatadaşlardan yılda elli bin livre vergi talep ediyordu. Lewis’in deyimiyle “refahın aristokrasisi doğuştan gelen aristokrasinin yerine geçiyordu.’’

 

 

 

Kurucu Meclis, kiliseyi tamamen kontrolü altına almak istiyordu çünkü kilisenin mallarına el koyarak elde edebileceği refah çok büyüktü (üstelik devrimi yönlendiren burjuvazi tarafından baskı altındaydılar). Hatta bazı vekiller, kilisenin mallarına el koyulmasının iflası önleyeceğini düşünüyordu. 2 Kasım 1789’da kilisenin devletle olan bütün bağları koparıldı ve bütün malları kamulaştırıldı. Katolik yazar Michael Davis’e göre ‘kilise milletin kullanımına açılmıştı’ fakat aslında kilisenin ödenekleri açık ve net bir şekilde belirlenmiş amaçlar içindi. Bunların arasında okulların ve hastanelerin bakımı da vardı. Fransa’nın ruhban sınıfına göre kilisenin mallarına Kurucu Meclis tarafından el konulması ülkenin sosyal yapısını ve eğitim sistemini tehlikeye atıyordu. Zamanla bu iddaaların doğru olduğu anlaşıldı. Michael Davis, 1847 yılında Fransa’daki hastanelerin sayısının 1789 yılına göre %47 azaldığını, 1799 yılında 1789’daki elli bin üniversite öğrencisine nazaran sadece on iki bin öğrencinin üniversitelerde okuduğunu belirtmişti. Manastırların yapı taşı olduğu bağış sisteminin çökmesi yardımları kesmiş ve bu durum en çok fakirleri vurmuştu. Kilise mallarının kamulaştırılması inanılanın aksine iflas sorununu çözemedi. Kilisenin bütün topraklarının ve taşınmazlarının zengin burjuvalar arasında bölüştürülüşü livrede büyük değer kaybına sebep olmuş, Kurucu Meclis değersiz kağıt paralar (assignat) basmak zorunda kalmıştı. Başta assignat kilisenin el koyulan arazilerinin değerlerinin karşılığına göre basılıyordu fakat satılacak başka arazi kalmayınca devlet assignatları karşılıksız basmaya başladı. Sonunda assignat tamamen değersizleşmişti. Ruhban sınıfının maaşlarının hazineden ödenmesi kararlaştırıldı ve Şubat 1791’de tarikat yeminleri din özgürlüğü adına yasaklandı. Dua aracılığıyla tanrıya adanmış bir hayat aydınlanma filozofları ve onlardan etkilenen devrimci liderler tarafından işe yaramaz görülüyor, bu hayat tarzının topluma faydası olmadığından yakınılıyordu. Birey, mantığın sesiyle “cemiyetine” faydalı olmalıydı.

 

Belediye görevlileri, Fransa’daki bütün manastırları ziyaret ettiğinde onlara iki seçenek sunmuştu. Ya tarikatlarını ortadan kaldırıp bir miktar para kabul edeceklerdi ya da birinci seçeneğe uymayıp sonuçlarına katlanacaklardı. Cluny tarikatı kapatılmak üzere yetkililerce ziyaret edilen en büyük katolik örgütlenmelerden biriydi. 4’üncü yüzyılda yapımına başlanan tarikatın kilisesi, Roma’daki Aziz Peter Bazilikası’nın inşaatına kadar dünyanın en büyük kilisesiydi. Yüzyıllardır aktif olan manastırın üç yüz keşişinden sadece ellisi kalmıştı. Kalan elli kişiden sadece iki tanesi tarikatta kalmayı kabul ederken tarikatın ortaçağdan kalma kilisesi yıkılmış, kütüphanesi yakılmıştı. Bu, eski kıtanın Hristiyan kültürel mirasına büyük bir darbeydi. 1792 yılının Ağustos ayında, meclis tarafından bütün dini örgütlenmelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir karar alındı. Üstelik, devletten aldıkları emekli maaşlarıyla tarikatlarını bırakan keşişlerin devlete ait herhangi bir tesiste kalması yasaklandı. Ayrıca, tarikatların eski keşişlerine hamilik edenler ve onlara kalacak yer sağlayanlar çok ciddi şekillerde cezanlandırılacaktı. Keşişlerle beraber yaklaşık 45.000 rahibe de aynı kaderi paylaşıyordu.

 

 

 

            Meclis bu sert kararı almadan önce Temmuz 1792’de “Ruhbanların Sivil Anayasası” adıyla bir tasarı sundu. Yasa kiliseyi devletin bir kurumu haline getirirken, ruhban sınıfının sivil memurlar olarak görevlerini icra etmeleri gerektiğini belirtiyordu. Roma’daki Papalık Makamı’na yapılacak bütün başvurular askıya alınmıştı. Piskoposlar, Roma tarafından değil kendi bölgelerinin seçimle başa gelmiş meclisleri tarafından seçileceklerdi. Bunlarla beraber, seçilmiş piskoposların millete, krala, hukuğa ve anayasaya sadakat yemini etmesi bekleniyordu. Papa VI’ıncı Pius teklifin içerdiklerini görünce Kral XVI’ıncı Louis’ye gönderdiği bir mektupta tasarının kesinlikle imzalanmaması gerektiğini kaleme almıştı. Kralın cevabı çaresizliğini gösteriyordu. Louis başka çaresi olmadığını, eğer tasarıyı imzalamazsa kendisinin ve ailesinin hayatlarının tehlikeye gireceğini söyleyip tasarıyı imzaladı. Papa tasarıyı kınadı. Kasım 1789’da ilan edilen başka bir ferman ise devrimci devlet organlarının kiliseyi nasıl sıkıştırdığının başka bir örneği idi. Bu fermana göre dini görevlerini icra eden papaz ve piskoposlar kamu huzurunu bozmaktan yargılanacaktı. Bireylerin “halkı rahatsız etmedikçe” dini “hürriyet”lerine karışılmıyordu. Paris ruhbanlarının yarısı devrime sadakat yemini etmeyi reddetti. Kilise mensuplarının sıkıştırılmasına Papa VI’ıncı Pius ses çıkaramadı çünkü devrimci hükümetin, papalığın Fransa’daki toprağı Avignon’u ilhak etmesinden korkuyordu. Sonuç değişmedi, Avignon şehri Eylül 1791’de işgal edildi.

 

 

 

Papalık makamı İnsan Hakları Bildirgesini de katolik doktrine karşıtlığı nedeniyle sert bir şekilde kınamıştı. Bildirge devletin otoritesi, dini hürriyet ve sosyal eşitsizlik gibi konular uyarınca kilisenin görüşleriyle uyumsuzdu. 1792’de kabul edilen ruhban sınıfını ilgilendiren sivil anayasa ülkede iki tip kilise  ortaya çıkarmıştı. Bunlardan bir tanesi olan “asi kilise” hala papaya bağlıydı. İkincisi ise devrimin seküler devlet mekanizmalarının kontrolü altındaki “anayasal kiliseydi”. Anayasanın kabulünden sonra Millet Meclisi, boşanmayı yasal hale getirdi ve kilisenin otoritesinde olan cenaze, evlilik ve vaftiz gibi işlemler için sivil bir statü yarattı. 

 

 

 

1792 Eylül’ü Fransa için büyük bir felaketle başladı. Avusturya ve Prusya ordularının sınırı geçmesiyle alevlenen olaylarda ayın ikinci gününde, bir Ulusal Muhafız Bölüğü hapishaneye giden bir arabanın içinde olan üç papazı paramparça ederek öldürdü. Bu olaydan sonra dozu artan “Eylül Katliamları” , binin üzerinde tutsağın ölümüne sebep oldu ki bunlardan 250’si papazdı. Mahkumlar gözleri dönmüş devrimciler tarafından infaz edilmeden evvel düzenlenen sahte mahkemelerde, papazların “yeminlerini edip etmedikleri” soruldu. Michael Davis’e göre sahte mahkemelerin yargıçlarından bir tanesi papazların “mutlu olduğunu, ölümlerini sanki düğüne gidiyormuş gibi karşıladıklarını” belirtiyordu. Katliamların en trajik kurbanı Kraliçe Marie Antoinette’in yakın arkadaşı Lamballe Prensesiydi. Sokaklarda öldürülmüş, bir mızrağa takılan kafası, hapis edilmiş olan arkadaşı Antoinette’e gösterilmişti. 22 Eylül 1792’de Fransa artık bir cumhuriyetti. Az farkla mecliste ölüme mahkum edilen Kral XVI’ncı Louis 1793’te idam edildi.

 

 

 

Olaylar Yeni Kıta’da da gündem konusuydu. Birleşik Devletler’in Fransa’dan sorumlu bakanı Gouverneur Morris, Thomas Jefferson’a katliam hakkında detaylı bir rapor yollamıştı. Mektup eline çok geç ulaşmış olsa da Jefferson olan biteni ülkesinin yayın organlarından öğrenmişti. Olayları kınamayan Jefferson, Eylül Katliamları’nı bir metaforla desteklemişti. Ona göre “özgürlük ağacının zaman zaman vatanseverlerin ve tiranların kanıyla beslenmesi gerekiyordu, bu onun doğal gübresiydi.” Bütün argümanı, devrimin özgürlükten mahrum olanlara özgürlük getirmesi üzerine kuruluydu. Ocak 1793 tarihli meşhur “Adem ile Havva” adlı mektubunda Jefferson, masumların kanlarının dökülmesinden büyük pişmanlık duyduğunu fakat devrimin başarısız olmasındansa her ülkede özgür bir Adem ile Havva kalmasının daha iyi olacağını belirtmişti. Kendisi, ülkesinde devrimcilere duyulan sempatinin boyutu konusunda çok da haksız sayılmazdı. Charles Downer Hazen “Contemporary American Opinion of the French Revolution” adlı eserinde bu şevkin ancak 1792 yılında toplumda gözlemlenebildiğini açıklamıştı. Kralın Tuillers Baskını’nın ardından tahttan indirilişi ve ardından cumhuriyetin ilan edilmesi Amerika’da büyük heyecan yaratmıştı. Aralık 1792 ve Ocak 1793’te Fransız Devrimi’ni kutlamak için Boston, New York, Philadelphia şehirlerinde ziyafetler düzenlenmişti. Birleşik Devletler’de devrim olumlanırken, gelenekselliğiyle ünlü “okyanusun diğer tarafı” aynı heyecanı paylaşmıyordu. Filozof Edmund Burke, “Fransızların yıkım söz konusu olduğunda dünyanın en iyi mimarları olduklarını kanıtladıklarını”, “monarşilerini, kiliselerini, soylularını, hukuklarını, gelirlerini, ordularını, donanmalarını ve sanatlarını tamamen yıktıklarını” ve devrimin “ülkelerinin yıkımı aracılığıyla dünyanın en kötü anayasasını oluşturduğunu” ifade etmişti.

 

 

 

Katliamlardan bir sene sonra Eylül 1793’te başlayan Terör Dönemi Robespierre ve yakın dostu Saint Just’un Temmuz 1794’teki idamına kadar sürer. Terör hukuk tarafından resmi bir şekilde ilan edilmemişti ama yöneticiler tarafından terörün uygulamalarına izin veriliyor hatta ve hatta bu uygulamalar özendiriliyordu. 6 Nisan 1793’te “Kamu Güvenliği Komitesi”  dokuz üyesi ile kuruldu. Komitenin ilk iki aylık döneminde başkan Georges Danton’un tartışmasız baskınlığı, cumhuriyetin diğer bölüngüleriyle barışmaya yönelik politikaları yüzünden erimeye başlamıştı. Radikal Robespierre Danton’u istifaya zorlamış ve gücü ele geçirmişti. Yakın arkadaşı Saint Just aynı eski Roma’da olduğu gibi Robespierre’in Fransa’nın “diktatörü” ilan edilmesini bile önermişti. Robespierre’in başkanlığı ile beraber komitenin yetki alanı iç ve dış politikaları hatta orduyu içine alacak şekilde genişlemişti. Teoride ülke hala konvansiyon tarafından yönetilse de yürütme gücü tamamen komitenindi. Robespierre’in ve Saint Just’un kontrolündeki komitenin ilk icratı devlet güvenliğini tehdit eden herkes için yargılanma süreçlerini dondurmak olmuştu. Hayali tanıklar ve kanıtlar üreten devrim mahkemeleri, suçluların ifade vermesine bile izin vermemişti. Bunlarla beraber komite, her şehir komünün bir “gözetim komitesi” kurması gerektiğini belirtirken, cumhuriyetin her vatandaşını, vatana ihanet edenleri ihbar etmeye çağırıyordu. 1793 yılının baharında komitenin görevlendirdiği temsilciler sınırsız yetkilerle donatılmıştı ve görevlerini istekdikleri şekilde yerine getirebiliyor, istedikleri ceza yöntemlerini uygulayabiliyorlardı. Büyük trajedilere yol açan bu yetkililere bir örnek ileride Polis Bakanı (Napolyon’nun da polis bakanlığını yaptı) olacak Joseph Fouché idi. Kamuya açık alanlarda herhangi bir dini ritüelin sergilenişini yasaklayan Fouché, mezarlıklardaki bütün dini sembolleri sökmüştü. Mezarlıkların kapılarına da özlü sözlerinden birini yerleştirmişti: “Ölüm sonsuz bir uykudur”. Kiliseler fanatik devrimciler tarafından yağmalanıyor, aziz kelimesi şehirlerden, köylerden ve sokaklardan kaldırılıyordu. Dini kıyafetler yasaklanmıştı. 1794’ün Şubat’ında 850 rahip kuzey Fransa’da yakalanmış ve eskiden köle ticaretinde kullanılan gemilere hapsedilmişti. Bir sene sonra salındıklarında (Robespierre’in idamından yedi ay sonra) sadece 274’ü yaşıyordu. Compiègne şehrinin Karmelitler’i manastırlarını kapatmaları gerekirken emre uymadıkları sebebiyle devrimci mahkemeye çıkarılmıştı. O kadar çok tarikat mensubu idam edilir ki cumhuriyetçiler giyotine “kutsal annemiz” demeye başlamıştı. Ülkenin Angers şehrindeki komite temsilcileri mahkumları infaz etmek için yeni yollar aramış, onları zehirlemeyi veya gaz ile boğmayı tartışmışlardı. Fakat sonunda bu iki yöntem de uygulanmamış, fransızca fusillade denen ateşli silahlarla gerçekleştirelecek toplu idamlarda karar kılınmıştı. Zamanla komitenin gözü dönmüşlüğüne katılan konvansiyon Ekim 1793’te Cumhuriyetçi Takvimi onaylamıştı. Takvime göre yıllar cumhuriyetin ilan tarihine göre şekillenecek,  İsa’nın doğumunun baz alındığı dini takvim terk edilecekti.  Meşhur Notre-Dame katedrali ise adeta bir “mantık tapınağına” dönüştürülmüştü. İnsanların mantık ateşinin karşısında eğilmesi Robespierre’i bile hayretlere düşürmüştü.

 

 

 

 

 

 

 

1799’da Napolyon’un yaptığı darbeyle cumhuriyet yıkılmıştı. Ülke Antik Roma’daki model baz alınarak üç konsül tarafından yönetilecekti. On seneliğine ilk konsul olan Bonapart, 1804 yılında kendisini imparator ilan etmişti. Fransa’nın mutlak monarşisini ve devrimi kendine göre sentezleyen Napolyon 1801’de papalık ile bir muahede imzaladı. Antlaşma uyarınca Papa’nın Fransa’daki otoritesi ona iade edilecek, ülke kilise otoritelerince belirlenmiş bir ruhban sınıfına sahip olacaktı. Napolyon Bonapart devrimci liderlere nazaran inancın bir toplumda oynadığı rolü daha iyi kavramış, varolan inancın yerine “mantığın inancını” koymaya çalışmamış, papayı ve kiliseyi yanına çekmişti. “The Oxford History of the French Revolution” adlı eserinde William Doyle, “ciddi maddi kayıpları olmasına rağmen kilisenin devrimden daha güçlü, saygı duyulan bir kurum olarak çıktığını” belirtir. Doyle’a göre papalık devrimin en büyük kazananlarındandı. 1780’lerde belki de sonu gelmez bir zayıflama sürecinde olduğu gözüken kurumun acınası durumu Fransa’nın cumhuriyetçilerini yanıltmıştı. Yazara göre Fransızlar ruhban sınıfına hala sadıktı ve devrimin talimatlarını reddetmişlerdi.

 

           

 

Güç mücadeleleri ve travmalar vasıtasıyla ortaya çıkmış devrimlerin toplumda hakim hegemonik gücü değiştirmek için icra edildiği açıktır. Güç değişimi gerçekleşse de devrimin liderleri envanterlerinde bulunan insan gücünü her zaman kontrol edemezler veya kontrol etmek istemezler. Bu gerçekleştiğinde sonuç bir felakettir. Acı çekmemesi gereken bir sürü insan altı doldurulmamış sebeplerden dolayı acıdan kıvranırken, liderler kendi ajandaları ile ilgilenirler. Rasyonelliği, programlarının bel kemiği haline getiren devrimin aydınlanmacı liderleri, toplumun bu inancı benimseyip benimsemeyeceğini tartmamış, altıgeni (sözü edilen Fransa) kültürel bir yıkıma sürüklemişlerdir. Üstelik bu yıkımın Fransa’nın ekonomik fonksiyonlarını bozduğu açıktır. Sert bir boşalma yaşayan Fransızlar bir süre sonra uzun süreçlerle toplum yapısına adreslenmiş teamüllerine geri dönmüşlerdir. “Yıkım”ın ve “inşaa”nın birbirinden çok farklı iki kavram olduğunun farkına varılması sakinleşmeye giden yolda bir dönüm noktası olmuştur. Askere alım yöntemleri, partizanlık ve kutlamalar söz konusu olduğunda başarılı olan devrim yıktığının yerine toplumun köklerinde temellenmiş bir yapı koymayı becerememiş, bu ideal uğruna sarf ettiği uğraş ise gözü dönmüşlük ve zalimlikle birleşmiştir. Kilisenin ve onun aparatlarının kıta toplumunu yüz yıllarca ezdiği elbette ki su götürmez bir gerçektir fakat otoritesini, ritüellerini ve geleneklerini sosyo-politik yapıya o kadar iyi gömmüştü ki yıkılması, toplumun ciddi zarar görmesi demektir. Devrimin liderleri, duygusal ve mitik mantık türlerinden nefret ederken, emirlerinde olan milislerin bu mantık türlerine nasıl kapıldığını fark etmediler veya fark etmek istemediler. Kiliseyi yok etmeye and içmiş devrim, “kendi kilisesini” oluşturma derdindeydi. Silah zoruyla dikte edilen her şey gibi bu çaba da başarısız olmuştur. Devrimin getirdiği hüsranla olgunlaşan Fransa halkı acılarını sarmayı bilmiş, yok edilenleri eskisinden daha inançlı bir şekilde yerlerine koymuştur. Vulgar ve sabırsız Devrim, “evrim”i yenememiştir.

 

 

 

 

 

           

 

 

 

 

 

 

Orhan Volkan Taner | Tüm Yazıları
Hits: 317