Savunmanın uzun yürüyüşü

~ 23.06.2020, Güray ÖZ ~

Avukatlar bu kez kendi hakları için baroları dağıtmaya niyetli iktidarın hukuksuz tasarrufuna karşı yürüyorlar. Ama bu hukuk mücadelesi gerçekten eskidir. Basına yönelen saldırılarla onları hep savunan avukatlara yönelen saldırıların ortak noktası insan hak ve özgürlüklerini savunmadaki ortaklıklarından gelir.

Avukatlar insanı savunan insanlardır. İnsan ise bildiğimiz kadarıyla çok yönlü, çok boyutlu; şairin dediği gibi “korkak, cesur, cahil, hakim ve çocuktur” ya da mağdur, mazlum, zalim, katil, maktul... nihayet sömüren ve sömürülendir. Öyleyse avukatın işi de çok boyutlu zor bir iş olmalı. Çok boyutlu insanı savunan, bu kadar farklı kimi zaman ateşle su kadar çelişik dünyalarda görev yapan avukata “tamam herkesin sana ihtiyacı var ama haktan ayrılmayacaksın” denilmiştir. Demek ki avukat, savunma kürsüsüne geçmeden önce hakikati arayan yargıçtır. Görevi önce savunacağı kişiyi, olayı, olguyu yargılamak, hüküm vermek, sonra savunma kürsüsüne geçmektir.

Savunmanın teorisinden okuduğumuz, anladığımız kadarıyla bu görev belli ilkeler olmaksızın yapılamıyor.

Bir; her insanın savunulmaya hakkı vardır.

İki; yasalar insanı dikkate alan metinler değildir; onların lafzı her zaman ruhun önüne geçer, öyleyse insan hak ve hukukun uzun bir mücadele sürecinde kazanılmış evrensel değerleri bu ruhu temsil eder.

Üç; savunma yalnızca savunduğu insanı değil aynı zamanda kendini savunmak zorundadır. Çünkü kendini savunmadan insanı, insanı savunmadan kendini savunamaz.

Savunma ve devlet

Avukatların görevi, devletin soruşturduğu, kovuşturduğu, yargıladığı kişiyi devletin iddialarına karşı savunmaktır. Burada savunma devletle karşı karşıyadır. Bu karşıtlık duruşma salonlarına, avukat ve savcıların unvanlarına yansımıştır. Türkçede ve hemen hemen bütün dillere yansıyan gerçek budur. Almancada savcının unvanı “Staatsanwalt” yani “devlet avukatı”, savunmanın adı “Rechtsanwalt” yani “hak savunucusu”dur. Bizde durum biraz karışıktır. Avukatlarla savcılar teorik olarak ve yasa önünde eşit olmakla birlikte pratikte duruşma salonuna, kürsüsüne de yansıdığı gibi savcılar yargıçlarla aynı düzeyde, avukatlar ise sanıklarla yan yanadır. Avukatların sanıklarla yan yana olmasına kimse bir şey demez ama savcıların yargıçlarla, yani karar verecek olanlarla yan yana olmaları haklı olarak yadırganır, yadırganmalıdır.

Savcılara eskiden “müdde-i umumi” denilirdi ki, “umumun yani halkın iddia makamı” demektir; şimdi ise “Cumhuriyet Savcısı” deniliyor, “devletin savcısı” anlamına gelir. Yargı kürsüsünün arkasında “adalet devletin temelidir” yazar ki eskiden “adalet mülkün temelidir” yazılıydı. Bir anlamda ironiktir çünkü mülk hem devlet hem mülkiyet demektir.

Hukukçu olmayan bir yazarın bu konuda ahkam kesmesi iyi değildir, benimki biraz hukuk merakı yüzünden iki yıl hukuk fakültesi amfilerinde daha da çok işgal ve boykotlarda olmayan boyumu göstermekten, 67’den bu yana da yanında hep değerli avukatlarıyla birlikte duruşma salonlarında hukuk tedris etmekten kaynaklanan bir fukaralıktır. İlk davalarım bir siyasi derginin yazı işleri müdürü olduğum için Ceza Kanunu’nun ünlü komünizm propagandası maddesi 142 ve o zamanki ifadesiyle “hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif” suçunu düzenleyen 159. Maddeleri nedeniyle açılmış davalardı. Sonra 12 Mart geldi, bu kez yüzlerce genci afişlerle aradılar; neden arandığımı bilmiyordum, sonra öğrendim, sevgili kardeşim Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesini protesto ettiğimiz için bir türlü kapanmayan dosya nedeniyle ve tabii 141-142. Maddeler kapsamında yüzlerce genç, işçi, sendikacı, aydın ile birlikte aranan “şaki” listesine benim de adımı eklemişlerdi. Henüz üyesi olmadığım bir partinin üyesi olmaktan ülkemizin yüz akı yazarları, bilgeleri ile birlikte yargılanma onurunu gururla taşıyorum. Sonra 12 Eylül’ün hukuk dışı “hukuku” egemen oldu ülkemize. Daha sonra sivil hükümetler döneminde de yine basın davaları nedeniyle sık sık ziyaret ettim savcıları. Sevgili Barış Terkoğlu ile birlikte yargılandığımız dava da FETÖ’cü savcı, yargıç ve polis şeflerinin birlikte düzenledikleri “pikniğin” fotoğrafları Oda TV’de ve Cumhuriyet’te yayımlandığı için açılan davadır. Davanın yargıçları, savcıları ya hapistedir ya kaçaktır şimdi. Hiç bir gazete hiç bir medya bu haberi yayımlamadığı için bizim normal işimiz cesaret gibi göründü. En son Cumhuriyet gazetesi yöneticileri ve yazarlarına açılan dava, “adaletle” ilişkimizi bir kere daha sertleştiren dava oldu. Yargıtay’ın beraat kararına mahkeme itiraz ettiği için hâlâ sürüyor.

 

Bütün bu davalarda soruşturma ve kovuşturmalarda avukatlarımız hep yanımızdaydılar. Bu son davamızda savunmamızı üstlenen yüzlerce avukatı şimdi İstanbul’dan yürüyüşe başkanlık eden İstanbul Barosu Başkanı ve arkadaşlarını, arkadaşlarımızı, bizleri, yüzlere binlerce tutukluyu, hükümlüyü hiç yalnız bırakmayan dostlarımızı unutabilir miyiz?

Hukukçu ile gazetecinin ortaklığı

Türkiye’de gazetecilerin adalet düzeni ile ilişkisi evvel eski kötüdür, hep de kötü olacağa benzemektedir. Aslında yalnız Türkiye’de değil, daha pek çok ülkede de öyledir. Evvel eski devletler, hükümetler gazetecileri, onları savunan hukukçuları, avukatları sevmemişlerdir. Bu nedenle pek çok avukat tutukludur, aralarından iki avukat açlık grevindedir, ölüm orucuna yattılar. Bu nedenle iktidar, hukuku savunan avukatlar yönetimde olduğu için baroları dağıtma peşindedir. Bu nedenle illerin barolarının yöneticileri bulundukları illerden ülkenin başkentine doğru yürüyüşe geçtiler. Avukatlar hep yürür, duruşmalardan arta kalan zamanlarda kendilerini savunmak için yürürler. İlk değildir. Ben daha çocukken İstanbul Üniversitesi’nin ünlü hukuk profesörü Sıddık Sami Onar’ı Menderes’in polisleri tartakladıklarında da, ünlü hukukçu Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenaze töreninde gericilerin densizliğine karşı da cübbeleriyle hep birlikte yürümüştü avukatlar savcılar, yargıçlar. Şimdi de yürüyorlar.

Bu kez kendi hakları için baroları dağıtmaya niyetli iktidarın hukuksuz tasarrufuna karşı yürüyorlar. Ama bu hukuk mücadelesi gerçekten eskidir. Basına yönelen saldırılarla onları hep savunan avukatlara yönelen saldırıların ortak noktası insan hak ve özgürlüklerini savunmadaki ortaklıklarından gelir. Gazetecilikten hiç pay almamış olanlar, baroların görüşlerini karartır, eylemlerini karalar, 6 milyonu aşkın oy almış HDP’ye kapılarını kapatırken, onlara küfredenlere sayfalarını, ekranlarını boydan boya açıyor, böylece tarihe büyük utanç belgeleri olarak geçmeyi hak ediyorlar. “Biz özel girişimiz, özgür karar verme hakkımızı kullanıyor ve bu partiye yer vermiyoruz, binde bilmem kaç oy bile alamamış Perinçek’i tercih ediyoruz, önemli olan halkın haber alma hakkı değil, bizim keyfimizdir” diyorlar; bizim aklımıza da bu mücadelenin eski ve hâlâ değişmeyen ilkeleri geliyor. Gerçekten eskidir, aşılamamış olması insanlığın bu sömürü düzenini hâlâ yıkamamış olmasının üstümüzde kalmış utancıdır.

Marx 19 Mayıs 1842’de Rheinische Zeitung’da şöyle yazmıştı: “Basının ilk özgürlüğü şudur: Ticari bir faaliyet olmamak. Onu maddi bir araç derekesine indiren yazar, bu iç sınırlılığının cezası olarak sansürün dış sınırlamasını hak eder ya da daha doğrusu bizatihi varlığı, cezasıdır. Doğru, basın bir ticari faaliyet olarak vardır; fakat bu boyut yazarı ilgilendirmez; bu sadece matbaa ve kitapçıları ilgilendirir. Fakat burada meselemiz, matbaa ve kitapçıların ticaret özgürlüğü değil, basının özgürlüğüdür.” (S.S.Prawer; Karl Marx ve Dünya Edebiyatı. sf.52. Yordam Kitap)

İşte şimdi yine yürüyoruz. Yine o üstümüze kalmış utancı atabilmek, insan onurunu savunabilmek için, her ne kadar kimi muhalif çevreler en temel insan hakkı olan demokratik toplantı ve gösteri hakkını, düşüncelerini sokaklarda özgürce ifade edebilme özgürlüğünü “provokasyona gelmeyelim” kaygısıyla es geçiyorsa da...

Yürüyor işte avukatlar...

https://www.birgun.net/haber/savunmanin-uzun-yuruyusu-305401

Güray ÖZ | Tüm Yazıları
Hits: 150