ASKERİ DARBELER VE TOPLUMSAL KIRILMALAR ÜÇ TOPLUM KESİMİ VE ÜÇ BÖLGELİ TÜRKİYE

~ 08.06.2020, Hayri İçli KELMENDİ ~

 

 

1919-1924 DÖNEMİ: ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK SAVAŞI

 

BMM yönetimi ve Mustafa Kemal’in önderliğinde yürütülen özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik savaşının zaferle sonuçlanması üzerine Osmanlı İmparatorluğundan arta kalan Trakya ve Anadolu toprakları üzerinde modern bir "ulus devlet” kurmak ve burada toplanmış olan imparatorluğun Müslüman demografisi içinden yeni bir "Türk ulusu” yaratma projesi olan Cumhuriyet Devrimleri (reformları) hayata geçirilmiştir.

 

Reformların ilk adımı olan 1924 anayasasının kabulü ve yürürlüğe koyulmasıyla beş yüz (500) yıllık imparatorluk geçmişi ve kültürü ile bağlar koparılmış, tamamen yeni bir toplum amaçlanmıştır. Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, hukuk alanında yapılan düzenlemeler, yeni Türk alfabesinin yürürlüğe koyulması, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, soyadı kanununun getirilmesi gibi çok köklü değişimler çok kısa bir sürede gerçekleştirilmiştir.

 

BİRİNCİ TOPLUMSAL KIRILMA bu dönemde oluşmuş, kendilerini Müslüman geçmişin değerleri ve kültürüne sahip çıkan "muhafazakarlar” ile hilafetin kaldırılmasına karşı çıkan "dindarlar”. Birinci Mecliste iki grup tarafından temsil edilen toplum kesimi kendisini dışlanmış ve ülke yönetiminden uzaklaştırılmış olarak algılamış ve kendi içine kapanarak ve daha çok çeşitli tarikatlar ve cemaatler içinde örgütlenerek sessiz ve derinden siyasi faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir.

 

1924-1930 DÖNEMİ MODERNLEŞME VE LİBERAL EKONOMİ

 

Daha yeni cumhuriyet kurulmadan Mustafa Kemal ve arkadaşları İzmir İktisat Kongresi (1922/23) ve Lozan Barış Anlaşması (24.7.1923)nda ortaya koydukları tutumla Yeni Türkiye’nin izleyeceği toplumsal, ekonomik ve siyasal çizginin ana hatlarını Batı ülkelerine beyan etmişler, Batı toplumlarıyla uyumlu,barışçı ve liberal bir politika için kararlılıklarını ilk uygulamaları ile göstermişlerdir.

 

Yunanistan’dan talep edilen savaş tazminatını büyük güçler, "Yunanistan çok güçsüz, bunu ödeyemez” diyerek reddetmişler, fakat Türkiye, Osmanlı Devletinin borçlarını ödemeyi kabul etmiş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında dahi hiç aksatmadan ödemiş ve ancak 1955 yılında kapatabilmiştir.

 

Cumhuriyet’in ilanı (29.10.1923) ve 1924 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleştirilen modernleşme ve toplumsal dönüşümle birlikte ekonomik alanda da atılımlar yapılmış, tamamen çökmüş ve felç olmuş altyapı süratle onarılmaya başlanmış, ekonomik faaliyetler canlanmış, sanayi anlamında yatırımlar yapılarak mevcutlar ıslah edilerek ekonominin büyümesi başlamıştır.

 

Ancak 1929'da ABD'de başlayan ve süratle bütün dünyaya yayılan Büyük Ekonomik Bunalım genç Türkiye Cumhuriyetini de vurmuş, yeni canlanmaya ve büyümeye başlamış olan ekonomi, duraklamaya ve daralmaya başlamıştır. Bu durum doğal olarak geniş toplum kesimlerini çok olumsuz etkilemiş, yoksulluk ve hoşnutsuzluk yaygınlaşmıştır.

 

1930- 1950 DÖNEMİ: TEK PARTİLİ DEVLETÇİ DÖNEM

 

Birinci Dünya Savaşının sebep olduğu büyük yıkım ve yoksullaşmaya ekonomik bunalımın da eklenmesiyle Avrupa ülkelerinde kin ve nefret dolu kitleler arasında intikamcı, aşırı milliyetçi eğilimler çoğalmış, İngiltere ve Hollanda dışında bütün Avrupa ülkelerinde faşist partiler iktidara gelmiş ve tüm kıtada nazi faşist rüzgarlar esmeye başlamıştır.

 

Faşizm rüzgarları Türkiye'ye de ulaşmış CHP yönetimi 1931'de toplanan 3. Kurultay ve 1935 yılındaki 4. Kurultayda yapmış olduğu bir dizi tüzük ve program değişiklikleriyle o güne kadar uygulanan ve büyük başarılı sonuçlar alınan liberal politikaları terk etmiştir. CHP, İsmet İnönü ve Recep Peker yönetiminde tek parti devleti anlayışıyla Türkçü, milliyetçi, devletçi ve otoriter sert bir politika izleyerek çok katı bürokratik bir denetim altında yeni bir toplumsal , ekonomik ve siyasal yapılanmayı hayata geçirmeye başlamıştır.

 

İKİNCİ TOPLUMSAL KIRILMA bu dönemde gerçekleşmiş, nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturan Kürt toplum kesimi çok ağır baskılar altına alınmış, zorla göç ettirilmiş, toplumsal yaşam, kamu görevleri ve merkezi yönetimden uzaklaştırılmış ve dışlanmıştır. İleride oluşacak çok daha büyük sorunların tohumları bu dönemde atılmıştır.

 

1950-1980 DÖNEMİ : ÇOK PARTİLİ VE DÖNEM VE DARBELER

 

İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle (1945) benzer felaketlerin bir daha yaşanmaması ile istikrar ve güvenlik içinde ekonomik yeniden canlanmanın sağlanması amacıyla, savaşın galip güçleri tarafından; BM, DB, DTO, ILO, IMF, UNESCO, OECD vb ekonomik ve sosyal alanda devletlerarası ve devletlerüstü kurumlar ile güvenlik alanında da Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) kurulmuştur. Batı dünyasının bu kurumlarına karşı SSCB'nin güdümü altına girmiş olan Doğu Avrupa ülkeleriyle ekonomik anlamda COMECON, askeri ve güvenlik alanında ise VARŞOVA PAKTI'nı oluşturmasıyla “iki kutuplu dünya düzeni” oluşmuştur.

 

İki Kutuplu Dünya; Berlin'in bir duvarla ikiye bölünmesiyle sembolik olarak bir “demirperde” ile bölünmüş ve aralarında “soğuk savaş” olarak adlandırılan bir denge kurulmuş ve bu denge Berlin Duvarı'nın yıkılması (9.11.1989) ile SSCB'nin dağılması (1990) yılına kadar sürmesi ABD VE SSCB'nin sahip oldukları nükleer güçlere dayanan bir “Dehşet Dengesi” sayesinde gerçekleşmiştir.

 

T.C. kurulduğu günden beri, Mustafa Kemal'in “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesiyle bağımsız ve tarafsız bir politika izlemiş, öncelikle komşu ülkeler ile daha sonra da savaşmış olduğu ülkelerle dahi saldırmazlık anlaşmaları imzalayarak (Bağdat Paktı, Balkan Paktı vb) barışçı tutumlar sergilemiştir.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin yönetimindeki SSCB, Lenin ve Mustafa Kemal arasında iki ülke dostluğunu bozmuş ve Çarlık Rusyasının Osmanlı'ya karşı beslediği düşmanca bir tutumla 1921'de TBMM ile SSCB arasında imzalanan Kars Anlaşmasını tanımadığını ilan etmesi ve T.C.'nin ağır tehdit ve baskı altında tutulması CHP yönetimini Batı dünyasına yanaşmaya ve onlardan ekonomik yardım ile askeri koruma talebinde bulunmaya zorlamıştır.

 

Batı Dünyasının yeni lideri ABD, T.C'nin bu talebini reddetmemiş ancak bazı öneriler ve yönlendirmeler ileri sürmüştür.

 

a.    Kapalı muhafazakar bir toplumsal yapı yerine, açık, özgür ve demokratik bir toplumsal düzenin kurulması

 

b.    Merkezi planlamalı devletçi bir ekonomi yerine, liberal piyasa ekonomisinin yürürlüğe konuşması

 

c.    Tek parti hakimiyetine dayalı bir siyasi yapı yerine, çok partili, katılımcı ve merkeziyetçi olmayan bir siyasal sistemin gerçekleştirilmesi.

 

Türkiye'nin bu şartları kabul etmesi ile o günlerde vefat etmiş olan T.C.'nin Washington büyükelçisi Sn. Ertegün'ün naaşını getirmek gerekçesiyle Missourie adlı ABD askeri gemisi İstanbul'a gelip boğazda demirlemiştir. Böylece T.C. fiilen Batı dünyasının bir üyesi olduğunu ve onun koruması altında olduğunu bütün dünyaya ve özellikle de SSCB'ne göstermiştir.

 

Daha önce verilmiş taahhütler doğrultusunda CHP yönetimi 1946 yılında ilk çok partili seçimleri gerçekleştirmiş, ancak izlenmiş olan “açık oy, kapalı sayım” sistemiyle CHP iktidarını sürdürmeyi başarmıştır. Daha sonra 14.05.1950'de yapılan seçimde “kapalı oy, açık sayım” sistemiyle CHP iktidardan düşmüş, İnönü'nün 17.05.1950'de “Evet, CHP iktidardan düşmüştür. Bu bir vakıadır.” sözleriyle de MİLLİ ŞEF dönemi sona ermiştir.

 

Büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelen Demokrat Parti (DP) kuruluşundan itibaren CHP içerisinde siyaset yapan fakat İsmet İnönü'nin sertlik ve katı devletçilik politikasına karşı duran, daha ılımlı liberal politikalar izlenmesi gerektiğini savunan, çoğunlukla Batı Türkiye toplum kesimi içinden çıkan siyasetçilerden oluşmuştur. DP kurucusu olan Celal Bayar, Mustafa Kemal'in çok yakın çalışma arkadaşı olarak, birçok hükümet içinde görev almış, İş Bankasının kurulmasını gerçekleştirmiş, birçok ekonomik projenin hayata geçirilmesini temin etmiş olan İktisat Bakanlığı süresinde

 

İsmet İnönü ile büyük sürtüşmeler yaşamış ve Mustafa Kemal çoğunlukla ılımlı, liberal tutumlar sergileyen Celal Bayar'ı desteklemiştir. Son olarak İsmet İnönü yaşamış oldıuğu sürtüşme ve ayrışma sonunda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, İnönü'yü başbakanlık görevinden almış ve yerine Celal Bayar atanmıştır. Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Atatürk bir daha İnönü ile görüşmemiştir.

 

Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetiminde DP, 1954 ve 1957 seçimlerini de kazanmış olmasına rağmen yönetimde göstermiş oldukları beceriksizler ile iç ve dış dinamiklerden oluşan bir dizi olumsuzluklar sonucunda ılımlı liberal politikalardan uzaklaşmaya başlamış, çok bildik ve tanıdık eski devlet uygulamalarına yönelmiştir. Önemli olayları kısa başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz.

 

1954      Kıbrıs Sorunu. “Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır.” Politikasından çark edip “Ya Taksim ya ölüm” politikasına dönmek.

 

1955      Bir gazetenin “ Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı” yalan manşetini atması üzerine çevre il ve ilçelerden getirilmiş kalabalıkların 5 ve 6 Eylül günlerinde İstanbul'u talan etmeleri, gayrımüslim vatandaşların evlerini ve iş yerlerini yağmalamaları ve hatta mezarlarını parçalamaları ile ülke içinde ve dışında büyük bir infialin yaratılması.

 

1958 14 Temmuz'da Irak Ordusunun gerçekleştirdiği darbe sonunda Kral Faysal ve Başbakan Nuri Sait Paşa'nın idam edilmesi DP yönetiminde büyük bir panik yaratmış ve Irak'a müdahale edilmek istenmiştir. Ancak ABD'nin engellemesiyle DP bu düşüncesinden vazgeçmiştir.

 

1958 4 Ağustos tarihinde DP yönetimi yükselen enflasyon, artan döviz sıkıntısı ve ekonomide oluşan kriz nedeniyle büyük bir devalüasyon yapmış. Buna rağmen ekonomik istikrar sağlanamamış ve ABD'ne borç talebinde bulunulmuş ama ABD bu talebi reddetmiştir.

 

1958 12 Ekim'de DP tarafından Vatan Cephesi kurulmuştur.

 

1960  18 Nisan'da Tahkikat Komisyonu kurulmuş, 28 Nisan'da İstanbul, 29 Nisan'da

 

Ankara, Ankara üniversite öğrencileri protesto gösterileri yapmış, bir öğrenci öldürülmüş, 21 Mayıs'ta Harp Okulu öğrencileri Ankara'da yürüyüş yapmışlar ve art arda oluşan olaylar zinciri sonrasında 27 Mayıs günü 38 askerden oluşan bir cunta, Milli Birlik Komitesi (MBK) adı altında ülkenin yönetimine el koymuş, iktidardaki DP yöneticileri ve ileri gelenlerini tutuklayarak İstanbul Yassıada'daki askeri cezaevine sokmuştur.

 

Bu dönemde yapılan çok partili üç seçim sonuçlarına bakıldığında, seçim sisteminin ne kadar önemli olduğu çok açık şekilde görülmektedir. Oyların yüzde 53,3'ünü alan birinci parti, TBMM'nin yüzde 84'ünü alarak 408 milletvekili çıkarırken ,

 

 

           
  Metin Kutusu: 14.05.1960 kat:%89,3
PARTİ	OY(BİN)	%	MV	%
				
DP	4241	53,3	408	84
CHP	3177	39,9	69	14
MP	250	3,1	1	-
BAĞ	383	4,8	9	2
				
TOP	8091	100	487	100

  Metin Kutusu: 2.05.1954 kat: %88,6
OY (BİN)	%	MV	%
			
5450	57,2	490	93
3450	36,1	31	6
262	2,7	1	-
385	4,0	3	1
			
9545	100	525	100

  Metin Kutusu: 27.10.1957 kat: %70,9
Oy (BİN)	%	MV	%
			
4323	47,5	424	70
3753	41,1	178	29
521	5,7	4	0,5
493	5,4	4	0,5
			
9090	100	610	100


oyların yüzde 39,9'unu alan ikinci parti TBMM'de sadece 69 milletvekili çıkarabilmektedir.

27 Mayıs 1960 Darbesi seçilmiş DP iktidarını, Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine karşı politikalar izleyip, irticanın hortlamasına sebep olduğu, toplumu kin ve nefret duygularıyla böldüğü ve yolsuzluk yaptıkları, haksız edinimler elde ettikleri gerekçeleriyle devirmiş ve yerine 6 Ocak 1961'e kadar süren fiili bir askeri rejimi geçirmiştir.

 

Milli Birlik Komitesi darbenin ertesi günü, komite üyesi 3 general ile 15 sivilden oluşan bir teknokrat hükümeti kurmuş, profesörlerden oluşan bir bilim kurulunu yeni bir anayasa hazırlamakla görevlendirmiştir. Hazırlanan yeni anayasa ana hatlarıyla CHP'nin 24.01.1959 tarihinde 14. Kurultay tarafından deklare edilen “İlk Hedefler Beyannamesi”nde tesbit edilen hususları (sosyal hukuk devleti, laik demokratik yönetim, basın ve ifade hürriyeti, grev ve sendika kurma hakkı, Anayasa mahkemesi Yüksek Yargıçlar Kurulu, İkinci meclis- Senato'nun kurulması, üniversite özerkliği, basın yayın kuruluşlarının tarafsızlığı, çoğulcu seçim sistemi yerine Nısbi Temsil sistemi) içeren yeni anayasa, 6 Ocak 1961'de halk oylamasına sunulmuş ve yüzde 60,4 oranında kabul oyu alarak yürürlüğe girmiştir.

 

Bu arada 14.10.1960'dan 15.09.1961'e kadar 11 ay süren Yassıada mahkemesinde 592 DP yönetici ve üyeleri yargılanmış; Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilmiştir. Daha önce üniversitelerden atılmış olan 147'ler olarak bilinen öğretim üyeleri için 28.03.1962'de çıkarılan bir yasa ile 27 Mayısçıların yol açtığı bir haksızlık düzeltilmiştir.

 

1961 Anayasasının sağlamış olduğu nispeten daha özgür bir ortamda düşünsel ve siyasal alanlarda birçok gelişme olmuş ve birçok yeni toplumsal ve siyasal örgütlenmeler oluşmaya başlamıştır. Toplumun her kesiminde hareketlenmeler başlamış, dindar ve muhafazakar kesim de, seküler modern kesim de yeni oluşan bu örgütlerde toparlanarak toplum ana hatlarıyla SOL ve SAĞ olarak iki gruba ayrılmıştır.

 

Her dönemde askeri bürokrasinin çoğunlukla sivil bürokrasinin de desteğini alarak yaptığı darbeler, daima cumhuriyeti korumak ve kollamak gerekçesini ileri sürmüşler ancak darbe sonrası uygulamaları hiçbir zaman vaatleriyle örtüşmemiş, cuntalar içinde sürtüşmeler, ayrışmalar ve bölünmeler oluşmuş, tasfiyeler yapılmış ve yeni bloklaşmalar meydana gelmiştir. Sivil toplum kesiminde ise seçmenler, darbe sonrasında düzenlenen ilk serbest seçimlerde darbe ve darbecilere yakın tutum sergileyen siyasi partileri cezalandırmış ve darbe karşıtlarını iktidara taşımıştır.

 

12 Mart 1971'de Genek Kurmay Başkanı ve beş kuvvet komutanının yolladıkları muhtıra sonrasında seçilmiş Süleyman Demirek (AP) hükümeti iktidardan uzaklaştırılmış, yerine bürokrat ve teknokratlardan oluşan partiler üstü (?) bir hükümet kurulmuştur.

 

Darbeciler aslında Süleyman Demirel'in memnun olmadığı özgürlükler genişleten 1961 Anayasasının birçok maddesini değiştirmiş ve muhafazakarlara yardımcı olmuştur.

 

12 Mart'ın asıl kaybedenleri “Yeni Devletçilik” adıyla ileri sürülen alternatif stratejilerle ülke kalkınmasını parlamento dışı çözümlerle sağlamayı hedefleyen sivil- asker kökenli aydınlardır. ( Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Ilhami Soysal vb)

 

Komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle ülkenin en saygın profesörleri, bilim adamları, düşünürleri, yazarları, gazetecileri, sendikacı, işçi ve gençleri, kısacası binlerce demokrat ve sosyalist tutuklanarak askeri cezaevlerine kapatılmış , uzun süren yargılamalar sonucunda ağır hapis ve sürgün cezalarına çarptırılmışlardır.

 

Darbeciler Nisan 1973'te Org. Faruk Gürler'i cumhurbaşkanı seçmişler ve 14 Ekim'de düzenlenen serbest seçimlerle iktidardan uzaklaşmışlardır. Seçmenler darbecilerle uyum içinde çalışan Süleyman Demirel yönetimindeki AP'sini cezalandırmışlar, bir önceki seçimde yüzde 46,6 oy alan ve TBMM'de 256 milletvekili olan bu partiye son seçimlerde sadece yüzde 29,8 oy vermiş ve meclisteki milletvekili sayısını da 149'a düşürmüşlerdir. Buna karşılık darbeye karşı çok kesin bir karşı duruş sergileyen Bülent Ecevit yönetimindeki CHP'yi yüzde 33,3 oy oranı ile 185 milletvekili ile birinci parti yapmışlardır.

 

Darbeler içinde en ünlüsü ve ülkede büyük toplumsal kırılmalara sebep olan 12 Eylül 1980 darbesidir. Bu darbeciler de daha öncekiler gibi Cumhuriyeti korumak ve kollamak, Atatürk ilkelerine sahip çıkmak iddialarıyla ülke yönetimin ele geçirmişler fakat gerçek Türk-İslam sentezi ideolojisini toplum içinde derinleştirmek ve bu ideolojinin bütün ülkeye yayılması için çalışmışlardır.

 

12 Eylül 1980 Darbesi ve 12 Eylül Askeri Rejimi: 1980-1983

 

ÜÇÜNCÜ TOPLUMSAL KIRILMA, bu dönemde oluşmuş, daha önce sol ve sağ olarak yaşanmış ayrışmanın karakteri değişmiş, toplum bir tarafta Müslüman, muhafazakar, milliyetçiler, bir tarafta laik, demokratik, Kemalist cumhuriyetçiler ve üçüncü tarafta ise Müslüman milliyetçiler ile seküler demokrat modernistler olarak ikiye bölünmüş olan Kürtlerden oluşan üç toplum kesimine ayrılmış bir görünüm vermeye başlamıştır.

 

1980-2000 DÖNEMİ: 12 EYLÜL ASKERİ REJİMİ VE LİBERAL EKONOMİYE DÖNÜŞ

 

70li yıllarda 12 Mart 1971 darbesi sonucunda kurulan beş askeri rejim hükümeti, beş Süleyman Demirel hükümeti ve üç Bülent Ecevit hükümetleri çeşitli koalisyonlar olarak çok kısa sürelerde iktidarda kalmışlar, iç ve dış dinamiklerin etkisiyle hiç başarı gösterememişlerdir. En önemli olayları kısaca şöyle sıralayabiliriz. 12 Mart 1971'den 14 Ekim 1973'e kadar süren 12 Mart askeri rejimi, 1973 büyük petrol bunalımı, 1974, 15 Temmuz Kıbrıs müdahalesi, 20 Temmuz İkinci Kıbrıs Barış Harekatı, 1 Mayıs 1977 İşçi Bayramı faciası (34 ölü), 1978 Maraş olaylarında Alevi vatandaşların katledilmesi (111 ölü), kargaşanın tırmanması ve ülkede gerginliğin hakim olması, 1979 İran'da mollaların darbesi ve Şah'ın ülkesini terk etmesi, gazeteci-yazar Abdi ipekçi'nin öldürülmesi ( 1 Şubat 1979), 1980, 24 Ocak kararları: Çok büyük devalüasyon, zamlar ve serbest bırakılan faizler sonucunda ekonomik dar boğaza girilmesi, TBMM'nin aylarca cumhurbaşkanı seçememesi ve sonunda TSK'nın komuta zinciri dahilinde 12 Eylül 1980'de gerçekleşen darbe ile seçilmiş hükümetin ve TBMM'nin feshedilmesi, siyasi partilerin sendika ve dernek faaliyetlerinin yasaklanması ve bütün ülkede sıkıyönetimin ilan edilmesi.

 

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonucu oluşan “askeri rejim” sonucunda MGK'nın kararları, kanunları ve bildirileriyle kamu özgürlükleri ve temel insan hakları kısıtlanmıştır. Basın organları büyük baskı altında büyük otosansür uygulamak zorunda kalmıştır. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasaklanmış ve izne tabi tutulmuştur. Her tür dernek, sendika ve işçi örgütlenmeleri yasaklanmıştır.

 

En çok zarar gören hakların başında yasama hakkı ve kişi haklarının dokunulmazlığı olmuştur. 1964 yılından beri fiilen uygulanmayan idam cezaları yaygın şekilde uygulanmaya başlanmıştır. Yaygın işkence uygulamaları ve yargısız infazlar günlük adi olaylara dönüşmüştür. 90 güne kadar uzayan gözaltı süreleriyle kişi güvenliği ortadan kalkmış, adil yargılanma hakkı yok farz edilmiştir. Askeri yargı sivilleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

 

MGK genel sekreterinin 1 Kasım 1980'de yayınladığı bildiri askeri rejimin “demokratikleştirme programı” ile kurucu meclisin kurulacağı duyulmuştur. Kurucu Meclis, darbecilerden oluşan MGK ile Danışma Meclisinden (DM) oluşmaktadır.

 

Danışma meclisine üye olmak için altı bin (6000) kişi başvurmuş, bunların içinden 120'si her ilin valisinin önerdiklerinden seçilmiş, 40 ise MGK tarafından atanmış olarak 160 kişiden oluşmuştur. Bu meclisin amacı bütün siyasi partileri köklerinden söküp atmak, çok partili yeni düzene geçerken tamamen yeni partiler ve siyasi liderlerle seçime gitmek için ortamı hazırlamak ve temizlik yapmak olmuştur. Danışma meclisi toplanmadan bir hafta önce bütün siyasi partiler feshedilmiştir.

 

Profesör Orhan Aldıkaçtı başkanlığında Anayasa Komisyonunca hazırlanmış olan anayasa taslağı, 4.8.1982'de danışma meclisine sunulmuş, tek itiraz eden Tunceli temsilcisi Kamer Genç olmuştur. (16.08.1982) Bir ay süren ikinci tur tartışmaları sonucunda taslak 21.09.1982'de 120 kabul, 7 red, 12 çekimser oyla danışma meclisi tarafından kabul edilmiştir.

 

MGK kendi değerlendirmiş ve çok önemli değişiklikler yaparak taslağa son halini vermiştir. Kenan Evren ülke içinde yeni anayasayı tanıtma gezilerinde bir elinde Kuran, bir eline de anayasa alarak illeri dolaşmış ve sonunda anayasa 7 Kasım 1982 tarihinde halk oyuna sunulmuştur. Oylamaya katılan 18.840 seçmen %91,3 kabul oyu vererek, 1982 anayasasını onaylamış ve aynı zamanda MGK'nın başkanı olan Kenan Evren ülkenin cumhurbaşkanı olarak yedi (7) yıl sürecek görevine başlamıştır.

 

ÜÇÜNCÜ TOPLUMSAL KIRILMA'nın yaşandığı 12 Eylül askeri rejimi, bir yandan genç kuşakların depolitize edilerek ülke sorunlarına yabancılaşmalarını amaçlamış, diğer yandan merkezi yönetimden büyük teşvik ve destek gören Türk İslam sentezi düşüncesinni ülkede yaygınlaşması için taraftarlarının önü açılmış, merkezi ve yerel yönetimlerde örgütlenmelerine uygun ortam hazırlanmıştır.

 

Üçüncü önemli bir husus da, Kürt toplum kesiminin üzerinde yoğun bir şekilde arttırılan baskı, zulüm ve işkencelerin had safhasına ulaşması sonucu, Kürtler kendilerini tamamen hor görülen, aşağılanan ve dışlanmış olarak hissetmeye başlamışlardır. Toplumsal ve siyasal alanda örgütlenmeleri yasaklanmış olan Kürtlerin içinde bir grup Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adı altında illegal-yasadışı örgütlenmiş, ilk silahlı eylemini 1984 Eruh Baskını ile gerçekleştirmişlerdir. Bu örgüt ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde faaliyetlerini yaygınlaştırmış, giderek büyümüş ve güçlenmiş, eylemlerini bütün ülke düzeyine yaymaya başlamıştır.

 

Zaman içerisinde önelikle komşu ülkelerin ve başkaca dış dinamiklerin de olaylara katılmalarıyla terör olayları giderek yükselen bir ivme kazanmış, ülkemiz insani, ekonomik ve toplumsal olarak çok büyük kayıplara uğramış, çok ağır bedeller ödemiş, siyasal olarak da hem ülke içinde, hem ülke dışında çok ağır koşulların oluşması önlenememiş ve çeşitli bunalımlar yaşanmıştır.

 

Kasım 1983 serbest seçimlerin yapılması sonucunda 12 Eylül askeri rejimi son bulmuş ve ülke özgür parlamenter sisteme ve kurulan yeni Anavatan Partisi iktidarı ile yeniden liberal piyasa ekonomisine dönmüştür.

 

24 Ocak 1980 kararları olarak bilinen Ekonomik Dönüşüm programını hazırlamış olan Turgut Özal, 1983 seçimlerinden önce siyasal hayata katılmak için bütün siyasi partilere başvurmuş fakat hepsinden red cevabı aldıktan sonra kendi partisi Anavatan Partisi (ANAP)ni kurmuş ve 6 Kasım 1983'de yapılan serbest seçimde büyük bir zafer kazanarak %45,15 oy oranı ile TBMM'de 211 milletvekili ile birinci parti olmuştur.

 

Kendisini liberal, demokrat ve inanmış bir Müslüman olarak tanımlayan Turgut Özal, iktidarının ilk yıllarında askeri bürokrasi ile ters düşmemeye çalışmıştır. MGK başkanı olarak ülkeyi askeri rejim ile yöneten Kenan Evren şimdi cumhurbaşkanı olarak görev başındaydı ve '82 anayasasının kendine tanımış olduğu yetkilerle her an her şeye müdahale edebileceğini gayet iyi biliyordu ve bu nedenle Kenan Evren'e karşı çok yumuşak ve anlayışlı bir tutum içinde olmak zorunda kalmıştır.

 

Turgut Özal Hükümeti 22.12.1983'de TBMM'de yapılan oylamada 115 olumsuz, 65 çekimser oya karşılık 213 kabul oyuyla güvenoyu almış, 1987 seçimlerine kadar ufak bazı değişikliklerle görevine devam etmiştir. 29 Kasım 1987 genel seçimini de Turgut Özal yönetimindeki ANAP kazanmış, SHP ikinci, DYP üçüncü olmuş; DSP ve RP ise ülke barajının altında kaldıkları için meclise girememişlerdir.

 

Turgut Özal hükümetleri öncelikle ekonomik alandaki korumacı, devletçi birçok yasayı değiştirmiş, ülke ekonomisinin rekabetçi piyasa ekonomisi şartlarında dünyaya açılarak AB ekonomileri ile entegre olmak doğrultusunda Serbest Bölgeler Kanunu, Katma Değer Vergisi Kanunu, KİTlerin TBMM denetimine alınması, Türk parasının değerini koruma kanununun iptali gibi birçok yasayı yürürlüğe koymuştur. Temel insan hakları ve özgürlükler alanında fazla bir şey yapamamış olması bu konuların hemen tümünün MGK'nin görev ve yasaları kapsamına alınmış olmasındadır.

 

Turgut Özal iktidarı yıllarında iç ve dış dinamiklerde gelişen birçok olay, istikrarlı ekonomik büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkilemiş ve önemli bunalımlara sebep olmuşlardır. 1988'de ANAP kongresinde Turgut Özal'a suikast girişimi,1989'da Bulgaristan'dan 300.000 soydaşımızın zorla göç ettirilmesi, Berlin Duvarının yıkılıp Demir Perde ülkelerinde halkın özgürlük ve demokrasi taleplerinin tüm Doğu Avrupa ülkelerine yayılması vb. 1989 yılı Kasım ayında Kenan Evren'in görev süresinin bitmesi üzerine TBMM'de Turgut Özal Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.

 

1990   yılı içerisinde Türkiye'nin ünlü demokrat düşünür, yazar ve gazetecileri kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülmüştür. Dışarıda Saddam Kuveyt'i işgal etmiş, Avrupa'da ise Batı Almanya ile Doğu Almanya birleşmiş ve AB'nin nüfus olarak da, ekonomik olarak da en büyük ülkesi haline gelmiştir.

 

1993   yılında Turgut Özal ölmüş, yerine Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilmiştir. Aynı yıl ünlü gazeteci-yazar Uğur Mumcu öldürülmüş, Sivas'ta 35 aydın ve sanatçı yakılarak katledilmiştir.

 

1991   genel seçimlerinde ANAP'ın ikinci parti olmasıyla tek parti dönemi 3 Kasım 2003 seçimlerine kadar kapanmış ve koalisyon dönemi başlamıştır. Sırasıyla kurulan koalisyonlar şunlardır: 1991 Ekim, DYP+SHP koalisyonu, 1995 Aralık ANAP+ DYP (Anayol koalisyonu), 1996 Haziran RP +DYP (refahyol koalisyonu), 1999 Nisan DSP +MHP+ ANAP koalisyonu.

 

1994   Tansu Çiller iktidarında oluşan ekonomik ve mali kriz sonucunda 4 Nisan istikrar paketi yürürlüğe sokulmuş ancak ülke ekonomisi istikrara kavuşamamış, 1995 Aralık ayında yapılan seçimlerde REFAH partisi birinci parti olmasına rağmen hükümet DYP VE ANAP arasında Anayol koalisyonu kurulmuştur. Ancak Tansu Çiller ve Mesut

 

Yılmaz arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucu bu koalisyon dağılmış ve 1996 Haziran ayında Erbakan başkanlığında REFAHYOL koalisyonu kurulmuştur.

 

1997, Şubat 28, MGK toplantısında TSK'nın hazırlamış olduğu 18 maddelik Laiklik karşıtı faaliyetlerin durdurulması noktasında yopunlaşan “postmodern” darbe ile hükümetin istifa etmesini sağlamak için psikolojik baskı uygulanmış, 18 Haziran 1997'de Erbakan Hükümeti istifa etmiş ve 1998 Ocak ayında Refah partisi kapatılmıştır. Necmettin Erbakan ver yedi Refah partili milletvekilinin milletvekillikleri düşürülmüş ve beş yıl süreyle siyasetten yasaklanmışlardır. Recai Kutan'ın kurduğu Fazilet Partisi de AYM tarafından kapatılmış (22 Haziran 2001) yerine Saadet Partisi kurulmuştur. Bütün bu süreç sonunda Erbakan'ın Milli Görüş'ünde yetişmiş genç kuşak Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener ve Recep Tayyip Erdoğan değiştiklerini ileri sürerek 14 Ağustos 2001'de AKP'yi kurmuşlardır.

 

DÖRDÜNCÜ TOPLUMSAL KIRILMA, 28 Şubat 1997 post modern darbesi sonunda gerçekleşmiştir. 1920lerde siyaset dışına itilen Müslüman, muhafazakar ve milliyetçiler 1950'de başlayan çok partili siyasi dönemden itibaren daima iktidarda bulunan sağ merkezci partilerde siyaset yapmaya çalışmışlar ve büyük ölçüde başarılı olmuşlardır.

 

Adalet Partisi'nin Süleyman Demirel yönetiminde yürüttüğü büyük sermaye ve büyük toprak sahiplerinin politikalarına karşı Necmettin Erbakan Milli Nizam Partisini kurarak bu çizgiden ayrılmış ve Anadolu kent ve kasabalarındaki orta ve küçük boy iş yeri sahiplerinin örgütü olarak siyasi hayata doğrudan katılmışlardır. Partileri sürekli kapatılmış, onlar da yılmadan yeni isimler altında partiler kurmuşlar (MNP,MSP, RP,FP, SP ve sonunda türevi AKP) ve daima mevcut düzen içinde kalarak sürekli siyaset yapmışlardır. 70li, 80li ve 90lı yıllarda iki-üç defa koalisyon içinde olmakla birlikte iktidara gelmişlerdir.

 

28 Şubat Darbesi, Müslüman, muhafazakar siyasetçiler ve seçmenleri arasında, bir kırılmaya sebep olmuş, bu siyasetçiler mevcut düzen içinde iktidara gelseler bile iktidarda kalamayacaklarını düşünmeye başlamışlar ve özellikle genç kuşaklar daha radikal bir strateji izlemek ihtiyacını duyarak ve lhvan-ı Mislimin (Müslüman Kardeşler)'den ilham alarak iktidara gelmenin yeterli olmadığı, devleti ele geçirmek noktasında birleşerek Müslüman demokrat çizgiden lhvancı lslamist çizgiye geçmişlerdir.

 

1998   yılı Ekim ayında TC ile Suriye arasında güvenlik anlaşması imzalanmış, Kasım ayında PKK'nın şefi Abdullah Öcalan Suriye'den ayrılmak zorunda kalmış, ltalya, Rusya, Yunanistan ülkelerinde sığınma imkanı bulamamış, Kenya'da ABDliler tarafından tutuklanarak Türkiye'ye getirilmiş ve İmralı adasında hapsedilmiştir. (16.02.1999)

 

1999   yılında Ağustos ve Kasım aylarında büyük bir doğal felaket yaşanmış, Gölcük ve Düzce depremlerinde 35 bin vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. 1999 yılı sonunda 10 Aralık'ta Helsinki'de toplanan AB zirvesi Türkiye'nin AB adaylığına kabul edilmesi kararını vermiş ve Bülent Ecevit'e bir armağan sunulmuştur.

 

22 Kasım 2000 yılında mali bunalım başlamış ve daha sonra ekonomik krize dönüşecek ve DSP,MHP, ANAP koalisyon hükümeti IMF'de ve WB'de çalışan ünlü ekonomist Kemal Derviş'i çağırmış ve krizden çıkıp Güçlü Ekonomiye Geçiş Planıyla ülke ekonomisini düze çıkarma görevi vererek onu devlet bakanı yapmıştır. (3 Mart 2001) Kemal Derviş'in aldığı çok radikal önlemlerle eldeki kamu varlıkları satılarak ve IMF ile imzalanan anlaşma sonrasında IMF fonlarını da kullanarak T.C. ekonomik yükümlülüklerini yerine getirmeye başlamış, ekonomide tekrar canlanma ve büyüme eğilimi başlamıştır.

 

Bu arada sağlığı çok bozulan Başbakan Bülent Ecevit hastaneye kaldırılmış ve görevini yerine getiremez bir hale gelmiştir. Koalisyon ortağı MHP'nin başkanı Devlet Bahçeli erken seçim talebinde bulunmuş, TBMM aldığı bir kararla 3 Kasım 2002'de erken genel seçim duyurusu yapmıştır.

 

Yapılan genel seçim sonucunda sadece iki parti yüzde 10 barajını geçmiş, diğer tüm partiler meclis dışında kalmışlardır. AKP yüzde 33,6 oy oranı ile TBMM'nin yüzde 66'sını almıştır. CHP ikinci parti olmuş yüzde 19,2 oy oranıyla mecliste 178 milletvekili kazanmıştır. Böylece seçmenlerin yüzde 47,2'si mecliste temsil edilmemiş, oyların yüzde 52,8'ini almış olan iki parti ülkeyi 2007 seçimlerine kadar, genel olarak AKP hakimiyetinde yönetmişlerdir.

 

Recep Tayyip Erdoğan yasaklı olduğu için Abdullah Gül başbakanlığında kurulan ilk AKP hükümeti Milli Görüş'ten ayrıldıklarını Erbakan'ın savunduğu Batı ve AB karşıtı politikaları savunmadıklarını, AKP'nin Batı Avrupa'daki Hristiyan demokratlar gibi Müslüman demokrat bir parti olduğunu ve bütün Batı kurumlarını benimsediklerini, Avrupa ekonomisine entegre olmak için, AB'ye girmek için gerekli olan bütün reformları yapacaklarını taahhüt ederek ve 2007 yılına kadar bu doğrultuda çalışarak ABD ve AB'den destek görmüş, ülke içinde de başlangıçta şüphe ile karşılanmasına rağmen meşruiyeti tartışılmamış ve halk desteği giderek yükselmiştir.

 

2007 genel seçimlerinde meclise dört (4) parti girebilmiş. AKP % 44,8 oy oranı ile mecliste 341 milletvekili ile birinci parti, CHP %20,1 oy oranı ile 112 milletvekili ile ikinci parti, MHP %14,2 oy oranı ve 71 milletvekili ile üçüncü parti, HDP %6,1 oy oranı ve 26 milletvekili ile dördüncü parti olmuştur. AKP oy oranını (%33,3) arttırmış olmasına rağmen TBMM'de milletvekili sayısı 22 milletvekili azalarak 363'den 341'e düşmüştür.

 

İkinci iktidar döneminde AKP, sona ermiş olan Kemal Derviş planı yerine yeni bir ekonomik plan koyamamış, o güne kadar izlediği sıkı maliye politikasından uzaklaşmış, kendi seçmen kitlesini konsolide etmek için popülist bir politika izlemeye başlamış ve özellikle ekonomi, iş güvenlik ve yargı alanında yetişmiş Milli Görüş kadroları yetersiz kaldığı için, Fethullah Gülen hareketinin kadrolarına başvurmak zorunda kalmıştır.

 

2011 seçimleri yaklaştıkça Fethullah Gülen hareketi AKP hükümetine vermiş oldukları hizmet ve destek karşılığında AKP seçim listelerinde Hizmet Cemaati adayları için yüz-yüzyirmi (100-120)lik bir kontenjan ayrılmasını talep etmiş ve bu talep Recep

 

Tayyip Erdoğan tarafından şiddetle ve katiyetle reddedilerek iki İslamcı görüş arasında dayanışma ve güç birliği sona ermiş, ayrıntılarını hepimizin gayet iyi bildiği yıllarca sürecek bir husumet, düşmanlık ve savaş başlamıştır.

 

Buradan sonra oluşan süreci analiz etmek ve yorum yapmak bu yazının amacı olmadığı için, şimdi 1960,1971,1980 ve 1997'de gerçekleşen askeri darbeler, müdehalelerin toplumsal yapımızda ne tür kırılmalara sebep olduklarını ve darbeler sonrasında yapılan ilk serbest seçimlerde seçmen tepkisinin ne yönde olduğuna bakalım.

 

EK LİSTE 1

 

A.    18. yy başında başlayan Osmanlı modernleşme hareketi genel olarak yönetenler sınıfına mensup kişiler (Seyfiye- askeri Bürokrasi, İlmiye-Yargı ve akademi, Kelemiye- Sivil Bürokrasi) tarafından planlanmış, hayata geçirilmiş ve topluma yukarıdan aşağıya doğru bir tür dayatma ile kabul ettirilmeye çalışılmıştır.

 

Askeri Bürokrasi ile Sivil Bürokrasi arasında çoğunlukla uyum ve eşgüdüm sağlanmış her ikisinin baskısı altında, yargı ve akademi sınıfı da onlara destek vermiştir. Zaman zaman askeri ve sivil bürokrası arasında anlaşmazlıklar çıkmış, bazı sürtüşmeler olmuş ise de gerektiğinde her iki taraf bir adım geri çekilerek ortamı yumuşatmayı bilmişlerdir.

 

Bu tarihsel ve toplumsal gerçeği göz ardı ederek değerlendirmeler yapan aydın ve siyasetçiler ülkenin içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunları, inandıkları ideolojileri, 19. Yy düşünce kalıpları içinde kalarak anlamaya, yorumlamaya ve çözümlemeye çalışmışlar, ancak getirdikleri çözüm önerilkeri seçmen kitleleri tarafından çoğunlukla benimsenmemiştir.

 

Batı Avrupa toplumları 16.,17. ve 18. yy boyunca yaşamış oldukları çok köklü ve derin “Değişim ve Dönüşüm” süreçleri sonunda ulaşmış oldukları düşünsel, toplumsal, ekonomik ve siyasal çözümlemelerin bu süreçleri yaşamamış toplumlarda da geçerli olacağı düşünülerek, onların üç-dört yüzyılda yaşadıkları süreci, çok daha kısa bir süre içinde gerçekleştirebileceklerine inanan idealist yurtseverler, romantik milliyetçiler, hayalperest maceraseverler ve bu kargaşa içinde “gücü” ellerine almak isteyen hırslı siyasetçiler, dünya ve ülke gerçeklerinden uzaklaşmış,aralarındaki iktidar savaşlarında üstün gelmeyi amaçlar ve hesaplarken , ülke ve toplumun büyük zararlar görmesine, insanımızın yıkımlara, yoksulluklara ve felaketlere sürüklenmesine sebep olmuşlardır.

 

19. yy'ın büyük ütopyalarının bedelini, insanlık daha önce görülmemiş felaketlere, can ve mal kayıplarına sebep olan 20.yy savaşlarından çok ağır bir şekilde ödemiştir. İnsanlar, bugün artık 22.yy'da geçmişin zararı, sıkıntıları, yoksullukları, husumet ve düşmanlıklarını geride bırakıp, özgür bireyler olarak insan haklarına saygılı, demokratik bir toplumda barış, huzur ve refah içinde yaşamak istiyor.

 

B.   Darbelerden sonra yapılan ilk serbest seçimlerde, darbeyi destekleyen siyasi partilerin aldıkları oylar, seçmen sayılarının artmış olmasına rağmen darbe öncesinin altında kalmaktadır. Buna karşılık darbe karşıtı siyasi partilerin oylarında önemli artışlar gözlemlenmektedir.

 

Örnek 1; 15.12.1961 seçimlerinde CHP 1957 seçimlerinin altında kalmıştır. 1957 seçimlerinde %41,4 oy alırken 1961 seçimlerinde %36,7 oy almıştır.

 

Örnek 2; 14.10.1973 seçimlerinde 12 Mart darbesine karşı çıkan Bülent Ecevit CHP'si 1961 seçimlerine göre oylarını arttırmış, %27,4'ten %33,3'e yükseltmiştir. Buna karşı darbeyi destekleyen AP 1961 seçimlerinde %46,6 oy almış iken 1973 seçimlerinde oyları %29,8'e düşmüştür.

 

C.   30'lu ve 40'lı yılları tek parti yönetimi, 50'li yılları ise iki partinin rekabeti içinde geçiren Türkiye, 1960,27 Mayıs darbesi sonrasında kabul edilen 1961 anayasasının getirmiş olduğu nispi olarak daha özgür bir ortamda (60'lı yıllar ve 70'li yıllar) her tür siyasal görüşün temsil edildiği birçok siyasal partinin kurulduğu, öğrenci gençlik örgütlenmelerinin yaygınlaştığı ve işçi sendikalarının önemli bir unsur olarak siyasal yaşama katıldığı bir toplumsal düzeye ulaşmıştır. Ancak kurulan siyasal partilerin neredeyse tümü(istisnalar hariç) birbirinin kopyası, topluma yeni hiçbir çözüm önerisi getirmeyen, hep aynı şeyleri tekrarlayan ve sadece gerginlik siyaseti yaparak varlıklarını sürdüren partiler olarak kalmış ve zaman içinde yok olarak siyaset alanından silinmişlerdir.

 

Oysa geçen zaman içerisinde düşünsel, toplumsal ve ekonomik olarak çok şeyler değişmiş, ülke nüfusu katlanarak artmış, büyük kentler çevresinde gelişen ticari ve sanayi kuruluşları, kırsal kesimlerde (Anadolu) çok düşük beklentilerle yaşayan kitlelerin, kentlerin çevrelerine gelip yerleşmelerine neden olmuş ve yeni bir toplumsal yapı oluşmuştur.

 

Büyük kentlere göçen kalabalık kitleler beraberlerinde muhafazakar kasaba kültürü ve ananelerini de getirmişler, kendileri kentlileşmek yerine, yerleştikleri kentleri kasabalılaştırmışlardır.

 

Bu süreç içerisinde, amipler gibi kendi içlerinde bölünerek çoğalan siyasi partiler, iç ve dış dinamikler sonucu değişen düşünsel, toplumsal, ekonomik, siyasal ve etnik sorunları anlamamış, doğru yorumlayamamış ve çözüm önerileri getirememişlerdir.

 

Bu duruma bir tepki olarak 50'li ve 60lı yıllarda DP ve AP içerisinde siyaset yapmış olan Anadolu kent ve kasabalarındaki küçük ve orta boy iş yeri sahibi dindar çevreler, İstanbul ve İzmir'deki büyük iş çevrelerine karşı kendi aralarında birleşme kararı alarak eski TTOB başkanı Prof. Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Nizam Partisini (MNP) kurmuşlardır. (26.1.1970)

 

Necmettin Erbakan'ın oluşturmuş olduğu Milli Görüş Hareketi (MGH) yeni kurulan MNP içinde çok kısa bir süre içinde bütün Anadolu kent ve kasabalarındaörgütlenmişlerdir. Burada                                bir hususun                                 açıklığa

 

kavuşturulması gerekir. MNP ve MGH'deki “milli” sözcüğü “ulusal” anlamında değil, Osmanlı dönemindeki Müslüman millet ya da Hristiyan millet veya Yahudi milleti anlamında “dinsel farklılıkları” belirtmek için kullanılan “milli”dir.

 

AP'nin büyük kentlerdeki sanayi ve kuruluşlar ile kırsal kesimdeki büyük toprak sahiplerini destekleyen politikalarına karşı bir tepki hareketi olarak doğmuş olan MGH'nin MNP sürekli olarak AYM tarafından kapatılmış ve her defasında yeni isimler altında tekrar kurulmuş ve siyasal yaşamını sürdürmüştür. (MNP->MSP ->REFAH-> FAZİLET -> SAADET, son türevi de AKP olmuştur. )

 

70'lerin başında Fethullah Gülen adında bir vaizin Kuran kelamı, Hz. Muhammed'in sünneti ve Said'i Nursi'nin risaleleri üzerinde oluşturduğu bir cemaat süratle bir toplumsal harekete dönüşmüş, kendilerinin HİMMET VE HİZMET olarak adlandırdıkları halk arasında ve ülke yönetimi tarafından FGH(Fethullah Gülen Hareketi) olarak bilinen bir organizasyona dönüşmüştür.

 

Türkiye İslamcı hareketinin birbirinden hiç hoşlanmayan iki liderinin aile geçmişleri ve toplumsal aidiyetleri incelendiğinde kökleri arasında Osmanlı toplumsal yapısına kadar uzanan unsurların çok etkili olduğu görülmektedir.

 

1926'da doğan Necmettin Erbakan'ın babası Sinop Ağır ceza reisi Mehmet Sabri Bey Osmanlı yönetenler sınıfının İlmiye-Yargı kolundan, annesinin babası Sinop Kale komutanı Binbaşı Halit Bey de yönetenler sınıfının Seyfiye-Askeri kanadından gelmektedir. Kendisi de ülkenin en iyi okullarında okumuş, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesinden mezun olduktan sonra Almanya'da doktorasını yapmış ve 1953 yılında Türkiye'ye dönerek doçentlik sınavını vermiş, 27 yaşında doçent olarak İTÜ'de çalışmaya başlamıştır.

 

Erbakan üniversite yıllarında (Milli Şef dönemi) 1944'de 3. Sınıf öğrencisiyken İstanbul'da başlayan Hitler hayranı ırkçı-Turancı hareketlerden Özal Kardeşler kadar olmasa da, Süleyman Demirel kadar etkilenmiştir. Erbakan'I daha çok etkileyen öğrencilik yıllarında düzenli olarak ziyaret ettiği Nakşibendi Gümüşhanevi Tekkesi olmuştur. İlk bağlandığı şeyhi Kazanlı Abdülaziz Bekkine olmuştur.

 

1938'de doğan Fethullah Gülen'in babası Erzurum'un Pasinler ilçesinin Korucak köyünde yaşayan yoksul köylü Ramiz Efendi, annesi de aynı köyden Rafia Hanımdır. Her ikisi de Osmanlı'nın yönetilenler sınıfının Müslüman reaya kanadından gelmektedir. Kendisi ise Erzurum'un ünlü din adamlarından ders almış ve daha dört yaşındayken Kuran'ı ezberleyerek hafız olmuştur. Erbakan daha sonra Diyanetin İmam Hatip sınavını kazanarak Diyanetin kadrolu vaizi olarak çalışmaya başlamıştır

 

Her iki liderin kişiliklerinin oluşması, düşünsel yapıları, dünya görüşleri ile siyasal çizgileri, büyük ölçüde toplumsal aidiyetleri, aldıkları eğitim ve ülkenin 60'lı 70'li yıllarda yaşadığı bunalımlar sonucu belirginleşmiştir.

 

Necmettin Erbakan (MGH) önüne çıkarılan bütün yasal ve siyasal engellere rağmen daima kurulu devlet düzeni içerisinde seçim yoluyla iktidara gelerek hedeflerine ulaşmayı amaçlamıştır. Dünya görüşü olarak Batı karşıtı, Batı kurumlarını reddeden, İslam ülkeleri arasında bir ortak pazarın kurulması ve batıdan ayrı olarak İslam ülkeleri birliği oluşturmayı hedefleyen bir çalışma içinde olmuştur.

 

Fethullah Gülen (FGH) ise onun tersine , Batıyı reddetmeyen, onunla hoşgörü ve eşitlik temeline dayalı bir diyaloğun kurulması halinde, hem ülke içinde, hem de ülke dışında barışa, gelişmeye ve refaha ulaşılabileceğine inanan, İslam ve Hristiyan dünyaları şeklindeki bir ayırımın olmadığını, çünkü böyle iki ayrı dünyanın gerçekte varolmadığına inanmış daima hoşgörü, diyalog ve işbirliğinden yana barışçı bir tutum izlemiştir.

 

FGH, ülke içinde siyasi parti kurup, seçim kazanarak iktidara gelmeyi hedeflemek yerine, yetiştirdiği iyi eğitimli kadrolarını devlet yapısı içine yerleştirerek özellikle İçişleri Bakanlığı (üst düzey emniyetçiler) , Adalet Bakanlığı (savcı ve yargıçlar), Eğitim Bakanlığı (öğretmenler) , Sanayi Bakanlığı(Mühendis ve teknisyenler), TSK (askeri öğrenciler) gibi kamu kurumlarını da ele geçirerek devletin bürokrasi çarklarını ele geçirmeyi hedeflemişlerdir.

 

Necmettin Erbakan yaşamı boyunca Fethullah Gülen'den hoşlanmamış, ondan uzak durmaya özen göstermiş, onun ve FGH hakkında olumlu herhangi bir ifade beyan etmemiştir.

 

Fethullah Gülen de aynı şekilde ne Necmettin Erbakan ne de Milli Görüş Hareketi hakkında görüş beyan etmemiş ve bunlarla doğrudan bir ilişki içerisinde bulunmamıştır. Aksine MGH'ne yakın bir kurum olan İHH'nin Gazze ablukasını kırmak amacıyla organize ettiği Mavi Marmara operasyonu sonucunda on bir (11) vatandaşımızın hayatını kaybetmesi üzerine, Fethullan Gülen hem İHH, hem de MGH'ine karşı çok ağır eleştirilerde bulunmuştur.

 

İki İslamcı hareketin yolları ilk defa 12.9.2010 Anayasa Referandumunda kesişmiş, ABD'de yaşayan Fethullah Gülen cemaat mensuplarını EVET şeklinde oy vermeye davet etmiş. “ Mezarda olsanız bile kalkıp EVET oyu vermelisiniz.” şeklinde teşviklerde bulunmuştur. Sonuç: %58 Evet ( AKP %47, FGH %11)

 

Ancak bu yakınlaşma çok uzun sürmemiş, FGH'nin 2011 genel seçimi öncesinde cemaat mensupları için AKP listelerinde 100-120 kişilik bir kontenjan talep etmesiyle dostluk sona ermiş, iki hareket arasında giderek şiddetlenen bir mücadele başlamıştır.

 

17/25 Aralık 2013 operasyonları sonrasında müücadele tam bir savaşa dönüşmüş, kamu kurumlarında daha önce AKP iktidarının atamış olduğu kadrolar tasfiye edilmiş, FGH'ne yakın veya sempati duyan bütün kurum ve kuruluşların üzerine gidilerek ya el konulmuş ya da kapatılmışlardır. Buralarda çalışan insanlar da takibata uğramış, yüzbinlercesi ağır baskılara uğramış, tutuklanmış, yargılanmış ve hapse atılmışlardır.

 

15.7.2016 başarısız darbe girişimi sonunda AKP iktidarı gerçekleştirdiği anayasal ve yasal değişikliklerle , ülkenin kurulu parlamenter rejimi değiştirilmiş ve TBMM tamamen devre dışı bırakılmıştır.

 

Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi adı altında, bütün yetkilerin seçilmiş Cumhurbaşkanında toplandığı kuvevetler ayırımının ortadan kaldırıldığı hiçir denetim ve dengeleme imkanı olmayan katı bir Tek Adam (Milli Şef) yönetimine geçmiştir.

 

Yönetici, askeri ve sivil bürokrasi, tarihsel alışkanlıkları gereği kendilerini ülkenin gerçek sahibi yerine koyarak oynanmakta olan siyasal oyunu bozarak müdahale etmiş, siyasi parti enflasyonunu, hepsini birden kapatarak sona erdirmiştir. (12 Eylül 1980)

 

D.    Darbe sonrası darbecilerin iki partiye indirgemek istedikleri siyasi ortam düşündükleri gibi oluşmamış, 1983 seçimlerinde meclise dört siyasi parti girmiş ancak 1987 seçimlerinde parti sayısı yediye çıkmıştır. Ancak parti sayısının artmış olması, yeni düşünsel çözüm önerilerinin üretilmesi anlamına gelmemiş partiler eski alışkanlıklarını sürdürerek birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışmışlar ve bu arada birçok ekonomik ve siyasal bunalımlara sebep olmuşlardır.

 

Bu kez askeri bürokrasinin müdahale etmesine gerek kalmadan beceriksiz yönetimler sonucunda oluşan mali ve ekonomik bunalımların sürüklediği erken seçimde, seçmenler kendi iradeleri ile mevcut bütün siyasi partileri, siyaset sahnesinden silmişlerdir. (3.11.2002)

 

EK LİSTE 2

 

A. 2000/2001 mali ve ekonomik kriz sonrası yapılan erken seçimde seçim sisteminin arzuladığı gibi sadece iki parti %10 ülke barajını geçmiş (AKP ve CHP), bağımsız olarak seçilen dokuz (9) milletvekili daha sonra HDP'ye geçerek üç partili bir TBMM oluşmuştur.

 

Çoğunlukla Kuzey ve İç anadolu'da yaşayan ve kendisini Müslüman, muhafazakar ve milliyetçi olarak tanımlayan seçmen kitlesinin temsilcisi olarak AKP %33,6 oy oranı ile meclisin %66'sını ele geçirmiştir.

 

Büyük oranda Güney ve Doğu Anadolu ile Batıdaki büyük kentlerde yaşayan Kürt seçmenler ve HDP içerisinde seslerini duyurmak, ülke siyaset ve yönetimine katılmak istediklerini göstererek bütün engellemeler baskılara rağmen TBMM'de temsilcilerinin sayılarını arttırmayı başarmışlardır.

 

2018 seçimlerinde AKP ile kurmuş olduğu “ittifak” sayesinde meclise girmiş olan MHP, yerel seçimler öncesinde de tümüyle AKP'ye yanaşmış ve onun tamamlayıcı bir parçası haline gelmiştir.

 

Ülke nüfusunun yarısını oluşturan, kendilerini demokrat, liberal, laik, cumhuriyetçi ve batı yaşam biçimini tercih edenler olarak tanımlayan, gelecek beklentileri ise özgürlük, demokrasi, insan hakları ve özel yaşama saygı olan ve bu arada en çok çalışan, en çok üreten, en çok vergi veren ülkenin batısında yaşayan seçmen kitlesinin sesi TBMM'ine ulaşamamaktadır. (40mil, 23 il, GSMH'nin %65'ni üretiyor,tahsil edilen verginin %78'ini ödüyor)

 

CHP ise 70'li yıllarda Bülent Ecevit yönetiminde yaşamış olduğu değişim ve dönüşüme rağmen, hâlâ 30'lu ve 40'lı yıllardaki tek parti özlemi ile devlet partisi olmak takıntısından vazgeçememiştir. Oysa 1972 yılında toplanan 5. Olağanüstü kurultay sonunda Bülent Ecevit ve arkadaşlarının oluşturduğu Ortanın Solu Grubu devletçi, milliyetçi, otoriter “milli şef” grubunu büyük bir yenilgiye uğrattı ve 34 yıl boyunca CHP'yi katı bir disiplin içerisinde büyük toprak ağaları ve devlet eliyle zenginleştirilen kasaba eşrafı, sivil ve askeri bürokrasiyi temsil eden ve onlara dayanarak CHP'yi ve Türkiye'yi yöneten İsmet İnönü 8.5.1972 günü CHP genel başkanlığından istifa etmek durumunda kalmıştır. Artık Türkiye' de yeni bir CHP vardır.

 

1976 yılında toplanan 23. Kurultayda Bülent Ecevit parti tüzüğü ve programında gerçekleştirdiği bir dizi değişiklik ile partiye yeni bir kimlik ve yeni bir vizyon verme çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Altı Ok ilkelerinin eski ve yeni yorumlarına bakmak hedeflenen yeni CHP'nin vizyonu ve misyonu hakkında yeterli bilgiyi verecektir

 

1.

Cumhuriyetçilik

*Özgürlük

2.

Milliyetçilik

*Eşitlik

3.

Halkçılık

*Dayanışma

4.

Devletçilik

*Emeğin Üstünlüğü

5.

Laiklik

*Gelişmenin bütünlüğü

6.

Devrimcilik

*Halkın kendini yönetmesi

 

Bu değişikliklerden sonra

yapılan 1977 seçimlerinde katılımın %72,4

 

 

 

 

 

olmasına rağmen CHP oyların %41,5'ini alarak 1. Parti olmuştur. (213 milletvekili) güven oyu alabilmek için 24 milletvekiline sahip olan MSP (Erbakan) ile koalisyon yapmak zorunda kalmıştır.

 

12 Eylül 1980 darbesi bütün siyasi partileri kapatmış, yöneticileri tutuklamış, hapse atmış ve böylece demokrasiye son vermiştir. Deniz Baykal ve arkadaşlarının 9.9.1992 tarihinde CHP'yi tekrar açmaları ve siyasete girmiş olmalarına rağmen CHP, 1977 yılında Bülent Ecevit yönetiminde göstermiş olduğu başarıyı gösterememiş ve eski devletçi, milliyetçi ve laikçi politikalarına geri dönmüş ve bugün de aynı çizgiyi devam ettirmektedir.

 

Türkiye nüfusunun yarısını (40 Milyon) barındıran, toplam üretimin (GSYİH) %62'sini üreten, gerçekleştirilen ihraçatın %52'sini yapan , ödenen verginin %78'sini ödeyen batılı toplumsal kesimin ülkenin siyasal yaşamında en büyük açmazı, ne sol, ne sosyal demokrat, ne de demokrat olan bir partinin ardına takılıp kalmasıdır, CHP günümüzde kullanım süresi bitmiş, siyasal ömrünü tamamlamış olmasına rağmen ısrarla uzatmaları oynamak isteyen bir siyasi aktördür.

 

Günümüzde genç, dinamik, enerjik siyasetçilerin oluşturduğu çağdaş, demokrat, liberal, seküler , insan hak ve özgürlüklerine saygılı, özgürlükçü ve eşitlikçi bir vizyon sahibi, temsil etmek istedikleri toplumsal kesimin gelecek hayalleri ve beklentilerini gerçekleştirmek misyonuyla somut bir programla ve kararlılıkla işe koyulacak olan siyasetçilerden oluşan yeni bir siyasi örgütlenmeye ihtiyaç vardır.

 

Önce önder (lider) arayarak ve mevcut başarısız siyasetçilerden umut besleyerek başlamış hiçbir siyasi hareket yoktur. Bütün siyasal liderler (önderler) hareket içinde belirmiş, hareketle birlikte olgunlaşmış ve içlerinde Allah vergisi olan kitleleri ardından sürükleme kabiliyeti olanlar, halk önderi, siyasi lider olmuşlardır her hareket kendi liderini (önder) yaratacaktır.

 

Liberal Demokratik Cumhuriyet Hareketini genç kuşaklar kendilerinden yüz yıl önce başlayan genç Mustafa Kemal ve arkadaşlarından ilham ve feyz alarak başlatacaklardır.PS. Ek liste 2'nin ikinci bölümü, TC'nin geçirmiş olduğu beş farklı yönetimin ne gibi ekonomik sonuçlar yarattığını görebilmek için ülkenin makro ekonomik göstergelerinin bu dönemlerde nasıl gerçekleşmiş olduğunu görmek, siyasetçilerin duvara bile dayanmayan sözlerinden çok daha anlamlı olacaktır inancındayım.

 

Selam, sevgi ve saygılar.

 

Hayri İçli Kelmendi Villa Dardania-Trakya 22.12.2018

 

 

Hayri İçli KELMENDİ | Tüm Yazıları
Hits: 908