TÜRKİYE NİN SAHİBİ KİMDİR?

~ 10.05.2020, Hayri İçli KELMENDİ ~

AKP-RTE iktidarının, 2010 yılından itibaren hayata geçirmiş olduğu anayasal, yasal, toplumsal ve kültürel uygulamaları sonucunda gelinen noktada bugün “Bu ülkenin sahibi biziz” anlayışı hakim olmuştur. “Toplumsal yaşamı, siyaseti, hatta dini inancı bile biz belirleriz, bizim söylediğimizin dışında hiçbir şey geçerli değildir” diyor artık AKP-RTE iktidarı.

AKP-RTE iktidarından önce de kendisini Cumhuriyetin kurucu esas unsuru olarak değerlendirmiş olan askeri ve sivil bürokrasi “ülkenin esas sahibi biziz, biz ne dersek o olur” anlayışı ile hareket etmiş, gerekli gördüğü zaman ve durumlarda her şeye ve siyasal yaşama da müdahale ederek, kendi inancı ve görüşleri doğrultusunda bir toplum ve yönetimler oluşturmaya çalışmıştır.

Ancak siyasal yaşama yapılan müdahaleler sonucu olaylar, müdahalecilerin beklentileri doğrultusunda gelişmemiş, tam aksi yönde sonuçlar meydana gelmiştir.

Türkiye’de çok önemli bir şeyi kesinlikle açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Türkiye’nin otantik özgün yerli halkı, yani “esas sahibi” yoktur. Türkiye hiç kimsenin babasının ya da annesinin malı değildir. Bu ülkede yaşayan herkesin malıdır ve hiç kimsenin bir diğerine karşı üstünlüğü yoktur.

Geçmişte her türlü baskı ve zorlamayla, tek tip insan, tek inanç, tek düşünce ve tek millet yaratma uygulamalarının başarılı olamadığı çok açık ve net bir şekilde görülmüş ve yaşanmıştır. Bu doğrultuda yapılmış olan uygulamalar uğruna, toplum çok ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştır.

21. yy.’ın üçüncü on yılında, topluma aynı yönetim anlayışı ile ihvancı Sünni İslam inancını ve ona uygun yaşama biçimini dayatmanın kime ne yarar sağlayacağını tekrar tekrar düşünmekte ise çok fayda vardır.

Bütün dünyaya yayılmış olan Küresel Sağlık Krizi’nin yaratmış olduğu belirsizlik ortamında, günlük dar siyasi mülahazalar ile uğraşmak yerine, bu sağlık krizinin ardından beklenen Küresel Ekonomi ve Üretim Krizine odaklanılmalıdır.

Soğuk savaş sonrasında dünyada yaygınlaşan paradigmaların sonu gelmiş gibi görünmektedir. Son otuz yıla hakim olan paradigmaların sonu gelmiş görünmektedir.

·      Ne pahasına olursa olsun, ekonomik büyüme,

·      Sınırsız seyahat ve sınırsız eğlence,

·      Borçlanarak sınırsız tüketim.

Önümüzdeki yıllarda bu paradigmaların yerine nelerin konulacağı henüz bilinmemektedir. Ancak büyük bir olasılıkla çıkacağı beklenen Küresel Ekonomik Krizin bugünden görülen üç ana konusunun,

·      Ülkenin birikmiş BORÇ STOKU,

·      Çok hızlı yükselen İŞSİZLİK ve

·      Küresel Ölçekte TALEP DÜŞÜKLÜĞÜ olacağı kesinlik kazanmış gibidir.

Küresel ölçekteki bu sorunların, devletlerarası işbirliği ve dayanışma olmadan sadece para politikaları ile çözülmesi mümkün değildir. Aynı şekilde ülke içinde de, bütün toplum kesimlerini kapsayan ortak bir  “üretim ekonomisine geçiş programı” nı oluşturarak köklü yapısal reformların yapılması kaçınılmazdır.

Bunun yolu da, dayatma değil diyalogdur. 08.05.2020

 

                                                                                                                                                                                                                                            Hayri İçli KELMENDİ

Hayri İçli KELMENDİ | Tüm Yazıları
Hits: 329