Aristokrasi İkinci Bölüm

~ 03.05.2020, Orhan Volkan Taner ~

“Aristokrasi çağının tarihçisi dünya tiyatrosuna göz gezdirince anında tüm oyunu yöneten az saydaki seçkin aktörleri fark eder. Başrolde olan bu önemli kişiler dikkati çeker ve dikkatleri üstünde yoğunlaştırırlar. Tarihçi bu kişileri böyle konuşturan ve davrandıran gizli nedenleri açıklarken diğer ayrıntılar gözünden kaçar, bu da bazı kişilerin yaptıkları önemli görevleri ve bu kişilerin sahip oldukları etkiyi abartmasına sebep olur. Böylece tarihçi, halkın ne şekilde yönlendirildiğini açıklamak için tek bir kişinin özel etkisinden söz etmesi gerektiğini varsayar.

Amerika’da Demokrasi, Alexis De Tocqueville

 

Batı dünyasına göre Medeni Dünya’nın yıkılması, aristokrasi kelimesinin karşıladıkları uyarınca önemli bir hadiseydi. Kelimenin anlamı daha önce benzeri görülmemiş bir evrim geçiriyordu. Batı Roma İmparatorluğu’nun M.S 476 yılında yıkılması eski kıtada büyük bir travma yaratmıştı. Gelenekleri o kadar güçlü, mirası o kadar büyüktü ki, kıtadaki başka hiçbir otorite böyle bir imparatorluk kuramamıştı. Böylece Karanlık Çağ başladı. Aristokrasinin evrimi konusunda anlaşılması elzem olan Karanlık Çağ, terime yeni anlamlar ve temeller yüklemişti. Bunlardan bir tanesi hiç süphesiz ki Feodalizm ve onunla beraber gelişen Serflik kavramı idi. Feodalizm, aristokrasiyi yeniden tanımlamış bir kavramdı. Monark tarafından kendisine verilen toprakta aristokrat tek otoriteydi ve gücünü özerk olarak uygulayabilirdi. Merkezi hükümetlerin veya yapıların topraklarını idare etmekte zorlanması üzerine bazı destekleyici formların gerekliliği ortaya çıkmıştı. Böylece aristokrasi yönetimin itici gücü haline geldi. Kanunların Ruhu üzerine adlı eserinde, Montesquieu aristokrasiyi bir monarşideki esas gereklilik olarak tanımlamıştı. Monarşi paternalizm, onur, şan ve bağlılık yemini kavramlarıyla temellenmiş güçlü bir aristokrasi olmadan varolamazdı. Monark ile aristokrat sıkı bir antlaşma ile bağlıydı ve aralarındaki ilişki gönüllülük esasına dayanırdı.

 

 

Aydınlanma Çağı’na ve Fransız Devrim’ine yaklaştığımızda ise aristokrasi terimi negatif şekilde algılanır hale gelmişti. Pozitif bilimlerdeki ve sosyal bilimlerdeki gelişmeler, eski kıta toplumunun bakış açısını değiştirirken, yıllardan beri sürdürdükleri tarımla uğraşmak ve toprak sahibi olmak haricindeki ekonomik faaliyetleriyle güç kazanan Burjuvazi kurulu düzeni sorgulamaya başlamıştı. Matbaanın icadı (ki birçok matbaanın sahibi burjuva idi), aristokrasinin ve monarşinin varlığına dair eleştirel tavrın yaygınlaşmasına yardımcı oluyordu. Bu erdemli, onurlu, dindar insanlar fırsatçılara, zorbalara dönüşmüşlerdi. Çağın bir diğer getirisi olan seküler faaliyetler de aristokrasinin toplum içinde konumunun itibarını yitirmesinde önemli rol oynadı çünkü din ve aristokrasi, birbirlerini destekleyici şekilde varolan iki normdu. Fransız Devrimi’nden sonra, özellikle de XVI. Louis’in idamı sonrasında, aristokrasi bütün Fransa’da yozlaşmış bir kavram haline geldi. Lafayette gibi aydınlanmacı fikirlere sempati duyan aristokratlar devrimci burjuvazi ile modern aristokrasi arasında bir uzlaşma yaratmayı çalışmış olsalar dahi, kralın idamı onların inandığı ve çabaladığı her şeyi toprağa gömmüştü. Hatta ve hatta Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanı Lafayatte 1789 sonrası kurulan Fransız Devrim Muhafızının komutanı olarak atanmış, sonrasında tahtı hep dengeleyici bir unsur olarak görmüş, kralın kışkırtıcı hatalarını telafiye çalışmış ve adeta bir ara bulucu rolü üstlenmişti. Bazıları hala üç renkli devrimci bayrağın ortasındaki beyazdan Lafayette’i sorumlu tutar. Kırmızı ve mavi Paris’in renkleriydi. Devrimci kokartı (genellikle şapka üzerinde, farklı renklerde oval ya da yuvarlak biçimleri olan kurdele, sembol) kırmızı ve maviden oluşuyordu. Aralarına dengeliyici unsur olan Bourbon Monarşi’nin beyazını Lafayette yerleştirmişti. Fakat her ne olduysa devrimin fanatikliği, yüzyıllardan beri süregelen geleneğe üstün gelmişti. Fransız Devrim’i aristokrasinin eski kıtada oynadığı rol konu olduğunda bir dönüm noktasıydı. Gelenek elbette ki bir anda kaybolmadı. Sosyoloji dediğimiz olgunun değişmesi yüzyıllar gerekliydi fakat şurası gerçektir ki kanlı devrim, aristokrasinin yıllardır sahip olduğu ayrıcalıkların ve politik gücün bazı ülkelerde ortadan kalkmasına bazı ülkelerde de reformcu hareketlerle sorgulanmasına sebebiyet vermişti. 89’u büyük iyimserlikle karşılayan Alman entelektüelleri bile (Kant, Goethe, Humboldt ve daha niceleri), devrimin aristokrasiye yaptıklarını gördükten sonra düşüncelerini gözden geçirmek zorunda kaldılar.

 

           

Bütün bu yaşanmışlıklar bir yana, aristokrasi her ne kadar aydınlanma toplumunun rakipsiz (!) mantığının anti tezini temsil etse de hala ondan öğrenilecek çok şey bulunmaktadır. Hegel’in belirttiği gibi bilgi sahibi olmak isteyen her birey işine yarayan kavramları tarihin tozlu sayfalarından çıkarmalı ve bu kavramlardan bir şeyler elde etme yolunu seçmelidir. Tez ve Anti Tez’in Sentez’i daha iyiyi yaratmak için belki de gerçekten tek yoldur. Günümüz dünyasındaki demokrasilerin hali, seçilmiş ve atanmış liderlerin eğitimi, seçme hakkına sahip kitlenin bilgi düzeyi gibi konular gündeme geldiğinde, kişi elbet yüzünü aristokrasiye ve onun karşıladıklarına dönecektir.

 

 

Orhan Volkan Taner | Tüm Yazıları
Hits: 447