OKUMAYANLAR ÜLKESİNDE YAZAR OLMAK

~ 03.05.2020, Av. Yasemin Eğinlioğlu ~

 

Kısa bir süre önce, bu ülkenin küçük bir şehrinin kocaman kasabasında düzenlenen kitap fuarında bir imza günü alabilmek için harcamadığım çaba kalmadı. Konu okumak, yazmak, yazar olmak ve okura ulaşmaksa, insanı kendinden utandırıyor ülkenin durumu.

Hoş, bu duyguya kapılmak için yazar olmaya ya da fuarlarda imza günü kapmak için kırk takla atlamaya da gerek yok. Uzun bir aradan sonra  yurt dışından yeni dönmüştüm. Daha ilk sabahtan karşıma umut kırıcı bir tablo çıktı: Her zaman gazete aldığım mahalle bakkalına girdim. Aaa, bir de ne göreyim? Sabah sabah gazetelerin tümü tükenivermişti. Okumaya mı başlamışlardı yoksa? Bakkala “Hayrola? Önemli bir olay mı var bugün?” diye sordum. “Yok abla, karşı komşu taşınacakmış da, hepsini satın aldı; kırılacakları saracakmış,” dedi!

Sonra işte, ülkeme gelmişken kitap fuarına da katılabilmek için uzun süreli bir çırpınışa başlayınca, çocukluğumdan beri, sevilmek için nasıl var gücümle çabaladığım geldi aklıma. Sevgi bardağımın altı delikti ve “Beni görün, bana bakın,” diye didinmek tek başına yetmiyordu. Ben farklıydım ve o bardağı daha çok doldurabilmek için bir şeyler yapmalıydım.

Elimde piyanom vardı. Çılgın babam bana altı yaşımdayken almıştı onu. Dönemin en en önemli hocalarından ders aldırmıştı. Piyanoma yaraşır şekilde çalabilmek ve tekniğimi güçlendirmek için aylarca, senelerce durmaksızın çalıştım. Czerny, Chopin, Beethoven, hepsi müthiş bir dünyaydı. Mozart’ın eserleriyle ruhsal terapi yapılırdı. Benim için de bir terapi gibiydi. “Çalış, çal, seni dinlesinler!” diyordu iç sesim. Okul konserleriyle yetinmedim. Her yerde fırsat kolladım ve piyano buldum mu “Ben çalacağım,” diye atlamaya başladım. Çünkü anlamıştım; piyano çalmak sihir yapmak gibiydi. İnsanlar dinlerken değişiyor ve bana güzel gözlerle hatta sevgiyle bakıyorlardı.

Kendimi fareli köyün kavalcısı gibi görüyordum. Bu duygum hiç geçmedi, çabam hiç bitmedi. Yıllar içinde yenilediğim piyanolarımı gittiğim her yere taşıdım. Çalarken evlerimin pencerelerini yaz kış açık bıraktım. Çocukluğumda Fatih sokaklarında işitilen piyanom, ilerleyen yıllarda Yeşilköy ve Ortaköy’de dinlenir oldu. Ortaköy’ün kahvehaneleri bol ara sokaklarına kadar ulaştı sesi. Erkekler tavla oynarken dinlediler. “Maço” erkekleri bile sakinleştirdim, mahalle yaptırımını saygıya dönüştürdüm piyanomla. Şedaraban saz semailerini piyanoya aktarmama bayıldılar. “Siz gidince piyanonuzu özleyeceğiz,” dediler.

ABD’de nehir kıyısında bir ev almıştım, orada yaşamaya gidiyordum. Bizde salon piyanosu dedikleri “Baby Grand” bir piyano aldım. “Güneş odası” denen, dört tarafı baştan aşağı camdan oluşan bölmeye yerleştirdim. Bütün pencereleri açtım ve bizim müziğimizden esintiler taşıdığı için “aksanlı” diye tabir ettiğim doğaçlamalarımı nehir kıyısındaki evlere doğru çalmaya başladım.

Nereden nereye geldim ama anlatmak istediğim şu: Kendimi bildim bileli sesimi duyurmak istiyordum, bunu piyanomla yapabileceğim kadar yapmıştım da ama sonra fark ettim ki, dinlenmek de artık bana az gelmeye başlamıştı. Aldığım sevgi yetmiyordu. Üstelik, piyano da sesimin tamamını duyurmaya yetmez olmuştu. Sesimin tam karşılığının notalarda değil de harflerde olduğunu hissediyordum. Müziğin yetmediği yerde edebiyat kendine çağırıyordu sesimi. Ben sadece çalmak ve dinlenmek değil, yazmak ve okunmak da istiyordum artık.

Yazmaya böyle karar verdim. Büyük bir hevesle, yıllar içinde tuttuğum sayfalarca notlardan ilk olarak bir roman çıkardım. Ve okumayanlar ülkesinde yine aynı duygularla çabalamaya başladım. “Beni görün, okuyun, sevin ve anlayın,” diyerek.

“Derinlik Deliliği” cesur ve içten bir romandı. Gücünü edebiyattan alıyordu. Yayınevi sahibi “Edebiyat okumuyorlar,” dedi ama ben “Olsun,” dedim. Gazetelerde tanıtımım yapıldı. TV kanallarında  programlara katıldım. Gözüme kestirdiğim her yerde hemen “İmza günü yapalım,” dedim. Ortaköy Fırın Cafe’de, Altınoluk köy meydanında, yazlık evimin sitesinde, hatta Amerika’da bile daha önce oturduğum sitede romanımın İngilizce basımı için imza günü ayarladım. Söylüyordum, akıllarına yatıyordu ve oluyordu. Tanıtım afişlerim zaten hazırdı. Bavullarımın demirbaşıydı!

Kitaplarım beğenildi, haklarında çok önemli kritikler kaleme alındı. Yazı dilim akıcı, yazarlık tavrımsa cesur ve doğal bulundu. Ama kitapevleri kitaplarımı raflarda tutmuyordu. Almak isteyenler olduğunda birkaç kitap için getirtme zahmetine katlanmıyorlardı. Gidip kendi reklamımı yapınca birkaç tane ancak getirip koyuyorlardı rafa.

Okurları da anlamak kolay değildi. “Aradık, bulamadık,” diyorlardı. Kitapevlerine getirtmeleri için ısrar etmiyor, internetten iç çamaşırı, ayakkabı alan, Migros alışverişi yapan yurdum insanı sıra kitaba gelince tutulup kalıyordu. Migros’un sakız niyetine sattığı, zaten çoğu da sakız tadındaki kitapları koyduğu raflara ve sepetlere kendi kitaplarımı atıyordum. Alışverişe gelmişken “Amaan, bir de kitap alalım,” diyenler için.

Emekli Vakıflar avukatı olduğum için, Baro’ya bağlı etkinliklerde imza günlerine bir parça daha rahat katılabiliyordum. Sonra “Kitap fuarlarına da katılıyım bari,” dedim. Yayınevim sayesinde bunu da başardık. Ama iş ilçelerde belediyelerin tertip ettiği kitap fuarlarına gelince, başta da söylediğim gibi, kırk takla atmam gerekti. Saygıdeğer bir yazar dostumun dediği gibi, bu fuarlar tam bir kurtlar sofrasıydı. “İtibarlı” (!) geçmişimi arkama alarak ancak mücadele verebiliyorum bu kurtlar sofrasında. Adıma bir imza günü konunca sevinçten havalara uçuyorum artık. Sonuçta okurlar o fuarlarda gerçekten ilgileniyorlar kitaplarımla.

Bu arada, haddini bilmeyen, bir telefonla, hiç emek harcamadan imza masası temin edebilen, kitapları da geçmişleri gibi donanımsız yazarları görmezden geliyorum. “Ben de yazarım” demekle yazar olunmuyor. Onlara tahammül edemiyorum çünkü çocuksu sevincimi kırıyorlar.

Dediğim gibi, onları görmezden gelip en sevimli halimle imza masasına  oturuyorum. Ayıptır söylemesi, o masalarda, müşteri bekleyen manavlara benzetiyorum  kendimi. Gelene geçene laf atıyorum. Gözlerinin içine bakıyorum. Kitaplarımla ilgili bir cümle söyleyen okur çıkarsa, hele bir de kitaplarımın altını çizerek okuyup gelmişse o okur, dünyalar benim oluyor. Sanki piyangodan para kazanmışım gibi hissediyorum kendimi.

Enerjisiz bir güruh da oluyor tabii fuarlarda. Kitabın neresine bakacaklarını bilmiyorlar. Ne aradıklarının bile farkında değiller. Bazen ağızlarından kerpetenle laf alıp ne istediklerini söyletmeye çalışıyorum. İçlerinden cevher gibi parlayan beyinler de çıkmıyor değil tabii. Atlıyorum hemen üstlerine. Bütün hayat  tecrübemi kullanarak karşımdaki kişiyi kitabımı almaya razı ediyorum. Yayınevim için bu açıdan önemli bir yazarım, müşteri çekiyorum.

Çabalamaktan hiç vazgeçmiyorum. İlk kitabımın birinci baskısından çokça almıştım kendime. “Bunları bitireyim de ikinci baskısı olsun,” diye aklıma gelen her yolu denedim. Kafelerde, deniz kenarlarında başka kitap okurken kendi kitaplarımı da görünür bir yere koydum. “Bu ne? Hangi kitabı okuyorsun?” desinler diye.

Bu da yetmedi, evime badana veya tamirat için gelen ustalar “Abla kitap mı yazıyorsun?” diye sorduklarında hemen imzalayıp verdim kitaplarımdan. Okuyup yorum yaparlar diye telefon numaralarımı ve kartımı da verdim. “Derinlik Deliliği”nin ilk baskısını böyle böyle bitirdim de nihayet ikinci baskısı çıktı.

Son kitabım “Caz Halleri”ni İngilizceye çevirttim. ABD barlarında masaların görünür yerlerine koydum yine. Orada gerçekten de merak edip soruyorlardı. Hemen imzalayıp veriyordum.

Fuarların hali ve ilgisiz okurların çokluğu kendimi okutma çabalarım konusunda yaratıcılığıma yaratıcılık katmaya devam ediyordu. Ev hediyesi, doğum hediyesi olarak kendi kitaplarımı götürmeye başladım. Gittiğim kişilerden biri, fazla samimi olmadığım bir apartman komşumdu. Aslında kitap götürmeye değecek incelikte biri olmadığını biliyordum. Çünkü renkli saksılarda çiçek koyduğum için “Apartmanın ön görünümünü bozuyorsun,” demişti bana. Sonra da izah etmeye kalkmıştı, harmoniden, ahengi bozmaktan bahsederek. Ben de “Psikologsun ama  diplomanı duvar asmakla yetin,” demiştim.

İşte, hem psikoloji eğitimi görmüş hem de kendinden bihaber bu genç hanıma kitabımı hediye etmek gafletinde bulundum. Evine girer girmez, nazik bir dille, kitabın içine kendisi için yazdığım yazıyı okuyup imzaladım. Donukluğu, ruhunun griliği her yere yansımıştı. Kapağını bile kaldırmadan, gösteriş düşkünlüğünün ürünü, dantelâlı masasına bırakıverdi kitabı. Daha o an huzursuz oldum. Biraz sohbet ettikten sonra, çay demlediğini söyledi ve mutfağa yöneldi. Önce çay bardaklarının servisini yaptı. Başıma gelecekleri tahmin ediyordum. Kitap hâlâ masanın üstündeydi. Derken, çaydanlığın su haznesi bir elinde, demliği öteki elinde, tekrar salonda belirdi. Hemen anladım: İkisinden birine altlık gerekecekti! Çünkü kafası griye yatkın insanların el becerisi de olmazdı. Tam da tahmin ettiğim gibi kitabımı nihale yerine kullanmak için yeltendi. O kısacık sürede, buharlar çıkaran çaydanlığı üzerine koymasına fırsat bırakmadan kitabımı kapıp çekiverdim. Kitabımı kurtarmıştım ama örtüsü yanmıştı! Kalakaldı!

Sonrasında, okumayanların ülkesinde kendimi okutmak konusundaki yaratıcılığım geliştikçe, kitaplarımı dolmuşlarda, otobüslerde bırakmak geldi aklıma. İnsanları seçiyor, yanlarına, yakınlarına oturuyordum. En son, Beşiktaş’tan Kuruçeşme tepesine giden otobüste, düşünceli, soluk benizli ama derin görünümlü bir adamı kestirdim gözüme. Kitabımı okur ve yorumlar diye düşündüm. Son durağa geldiğimizde sadece ikimiz kalmıştık. İnmeden önce kitabımı yanına bırakıverdim. Pencereden dışarı bakıyordu o sırada. Hızla inip uzaklaştım otobüsten.

Tam, ara bir merdivenden Kuruçeşme’ye doğru iniyordum ki, kedileri sevmek için durmuşken birinin gayet kaba bir sesle bana seslendiğini işittim. Baktım, otobüsteki adamdı seslenen. “Bayan! Bayan! Kitabınızı unuttunuz!” diye bağırıyor, kan ter içinde bana doğru koşuyordu.

Kendi kendime gülümsedim. Okumayanların ülkesinde yazar olmanın utançlarını hafifleten şeylerden biri de, halimize ve başımıza gelenlere gülebilmekti galiba.

 

 

Yasemin Eğinlioğlu / Ağustos 2018, İstanbul - Altınoluk

 

Av. Yasemin Eğinlioğlu | Tüm Yazıları
Hits: 766